19 Nisan 2014 Cumartesi

Guerlain – Shalimar (1925)


Guerlain – Shalimar (1925)

Bu öylesine bir aşk hikayesi ki benzerine az rastlanır. Bülbülün güle olan aşkına, Ferhat'ın Şirin'e olan aşkına, Kerem'in Aslı'ya olan aşkına benzetilebilir. İnsanlık tarihine Taç Mahal gibi başyapıtı kazandıracak kadar büyük bir aşk hem de.

Ülkemizin depresyonlu, sinirli, stresli, kavgalı-gürültülü, iktidar mücadeleli gündemini bir kenara bırakalım ve 1600'lü yılların başlarına, Güneydoğu Asya coğrafyasına gidelim. Hindistan’ın henüz İngiliz işgaline uğramadığı ve sömürge olmadığı zamanlar. Hindistan-Türk Babür devletinin 5. hükümdarı Şah Cihan zamanındayız. Asıl adı Şehabeddin Muhammed iken kendisine Dünya Şahı anlamına gelen Şah-ı Cihan denilirmiş.

Şah Cihan,  Hindistan’daki Türk hakimiyetinin en parlak dönemlerinden birisini yönetmiş. Çok zengin ve muhteşem bir hükümdarlık devri yaşanmış onun devrinde. Sanata ve bilime büyük önem verdiği söyleniyor. Delhi şehrini inşa ettirip büyüttüğü rivayet ediliyor.

Şah Cihan'ın isminin tarihe geçmesinin asıl sebebiyse karısı ile yaşadığı büyük aşk. Çok sevdiği karısı 'Mümtaz Mahal' olarak da bilinen Ercüment Banu ile evlendikten sonra tam on üç çocukları olmuş. Şah Cihan, hayatı boyunca tutkulu bir aşkla karısına bağlı kalmış. Peki bir devlet başkanını bu kadar kendisine bağlayabilmiş. Ercüment Banu'nun ayrıcalığı nedir? Onu da kısaca İrfan Özfatura'dan alıntı yapayım: "Ercüment Banu, bir kere Türk kızıdır eli kabza tutar, ata sıkı biner, okunu yaman salar. Zekidir, müşfiktir, fedakardır sonra... Edeplidir, afiftir, zariftir... Kur'an-ı kerim'i çok okur etrafındakilere de öğretmeye çabalar."


On üç çocuklu mutluluk tablosu ne yazık ki fazla sürmez. Ercüment Banu, on dördüncü çocuğuna hamiledir. Bu seferki hamileliği çok zor ve sancılıdır fakat o yine de hiç eşine belli etmez durumunu. Doğum zamanı geldiğinde on dördüncü çocuğunu bekleyen Şah Cihan'a kötü haberi sarayın baş doktoru verir: "Başınız sağolsun Hünkarım."

Ercüment Banu on dördüncü çocuğunu doğururken hayatını kaybeder. Karısına büyük bir aşkla bağlı olan Şah Cihan yıkılmıştır adeta. Haftalarca kendisini toparlayamaz Şah. Onun aşkını, yüzünü nereye dönse orada görür adeta. Acısına katlanması çok zordur. Tahtı ve yöneticiliği oğluna bırakır ve onun yasını tutar. En sonunda ölen karısı için bir şey yapması gerektiğini anlar.

Her tarafa haber salınır ve en iyi mühendisleri, taş ustalarını, inşaatçıları çağırır saraya. O zaman ki imparatorluğun başkenti olan Hindistan'ın Agra şehrinde, Jumna (Yamuna) Nehri'nin kenarına karısı için türbe yaptırır. Bu türbe öylesine büyük, gösterişli ve etkileyicidir ki, uzaktan görenler bile hayranlıklarını saklayamazlar. Hindistan'daki bu anıtsal yapı bugün Taç Mahal olarak bilinir. Dünya mimari tarihinin en güzel örneklerinden olan Taç Mahal'in yapılış öyküsü böyledir işte.

                                                                        Resim: Telegraph 

Bu hikayeyi neden mi anlattım. O zaman konumuza geleyim. Şah Cihan ile Ercüment Banu'nun bu müthiş aşk hikayesinden çok etkilenen bir Fransız parfümör vardır 1920'li yıllarda. "Master Parfümör" Jacques Guerlain, 1921 yılında bu aşk hikayesinden ilhamını alarak Shalimar isimli kadın parfümünü tasarlar. Shalimar ismi, Pakistan'daki "Shalimar Bahçelerinden" geliyor. Bu bahçeler, Ercüment Banu'nun en sevdiği bahçelermiş. Böylece parfümü ismi de Shalimar olarak seçilmiş.

1925 yılında yeniden piyasaya sürülen Shalimar, parfümler tarihinin en büyük ve en önemli klasiklerinden birisi olmuştur. 2015 yılında doksan yaşını kutlayacak olan Shalimar’ın, parfüm dünyasının mihenk taşlarından birisi olarak hala üretimi devam ettiriliyor ve hala Guerlain'in en çok satan kokuları arasında. Bu kült "tarihi eseri" bir süredir kullanıyorum ve tadına varıyorum. Şimdi ise onu sizlere bir nebze de olsa anlatmaya çalışacağım. Umarım başarılı olurum.

Kendi sitelerinde oryantal olarak sınıflandırılmış Shalimar. Hatta Shalimar'ın tarihteki ilk "safkan" oryantal parfüm olduğu vurgulanmış. Üzerime ilk sıktığımda karşıma eski tarz şiprelere özgü nostaljik tozlu turunçgiller ve limon çıkıyor. Ferah sayılabilecek limon ve bergamot müthiş. Üst notaları harika Shalimar’ın. İlerleyen dakikalarda limon-bergamot ikilisi gerilerde kalıyor. Onun yerine şekerli pudra ve yoğun hayvansallık geliyor. Civetten geldiğini düşündüğüm hayvansallığa misk de eşlik ediyor. Baharatları da unutmamak lazım. Orta bölüm çok zengin, biraz tatlı fakat etkileyici. Orta kısımda gayet başarılı. Geçeyim sonlara. Alt notalarda bütün heybetiyle vanilya karşımıza çıkıyor. Tatlımsı pudralı vanilya sonlardaki ana oyuncu. Ne yazık ki vanilya kullanımını çok rafine ve yüksek kaliteli bulmadım. Biraz sıradan bir pudralı vanilyaya sahip. Vanilyaya tatlımsı tütsü de eşlik ediyor. Fakat tütsü vanilyanın gölgesinde kalıyor. Alt notaları bence en vasat yeri.


Shalimar, kadın parfümü olarak tasarlanmış. Bunun içindir ki kokusu yüksek oranda pudra efektine sahip. Orta kısımdan itibaren artan tatlılık, şekerliliğe doğru evriliyor. Parfümün ana aktörü olan vanilya gayet kadınsı kullanılmış.

Shalimar, çok zengin ve biraz karmaşık. Turunçgiller, baharat, reçine, vanilya, tütsü, civet, hayvansal misk, çiçekler ve pudra. Ne ararsanız var Shalimar'ın harmanında. Bu notaların hepsinden bir tutam alıp karıştırın, Shalimar'a oldukça yakın bir koku ortaya çıkacaktır. Gördüğüm kadarıyla parfümün en öne çıkan notası tatlı vanilya. Daha sonra şekerli pudra, kremsi hayvansallık ve yumuşak baharatlar. Özetle Shalimar bu.

Sıcak, cazibeli ve kadınsı kokuyor. Pudramsılık, başlangıçtan sona kadar devam ediyor. Bunun sebebinin, parfümün ilham kaynağını aşk hikayesinden alması olabilir. İyi de bir aşk hikayesi neden böylesine şekerli ve pudralı kokar. Belki de aşk çok kadınsal bir şeydir. Aşk, kadına yakışır. Ve bir kadın parfümü de pudralı olmalıdır o zamanlarda.

Shalimar'da hatırı sayılır oranda kullanılan hayvansallık şaşırtıcı oldu benim açımdan. Kadın parfümlerine bir türlü hayvansal kokuları yakıştıramıyorum. Bilenen klişelere göre kadınlar mis gibi çiçek kokmalılar. Shalimar'ın ise hiç öyle bir derdi yok. Çok atak, kendine güvenen, egzotik, sıcak ve romantik bir parfüm.

video

Shalimar'ın pudralı vanilyayı merkeze alan kokusu bana Musc Ravageur'u hatırlattı. Benzer hayvansallık Musc Ravageur'da da var fakat Shalimar onun kadar baharatlı değil. Bazı kullanıclar Jicky'e de benzetmiş. Belki vanilya kullanımı benziyor olabilir fakat Jicky çok daha başarılı ve pürüzsüz bir parfüm. The Third Man’i de ufaktan hatırlatıyor hayvansallığı ve tatlımsı vanilyası.

Shalimar'ın zaman içinde bir çok versiyonu piyasaya sürüldü. EDC, EDT, EDP, Extract gibi farklı formülasyonlara sahip. Ben test sürecinde hem EDC'yi hem de EDT'yi kullandım. Aralarında koku olarak büyük fark görmedim. EDC'nin biraz daha yumuşak ve tene yakın kaldığını söyleyebilirim. Tatlılık da azaltılmış EDC'de. Onun içindir ki EDT'den daha çok beğendim EDC konsantrasyonunu.

Shalimar, neredeyse doksan yaşına geldi. Bu da onun defalarca reformülasyon geçirdiğini bize söylüyor. Eski versiyonlarının çok daha iyi olduğu söylenen Shalimar'ın benim kullandığım EDC yeni versiyonu, kalite ve notaların harmanı anlamında güzel ama harika değil. Evet farklı, etkileyici ve çarpıcı ama yıllar sanki bazı şeyleri eksiltmiş Shalimar'dan. Kimileri "Anneanne kokusu" olarak nitelendiriyor. Evet günümüzün modern parfümlerine çok benzemiyor. Hatta ona "modası geçmiş" bile diyebilirsiniz. Bence durum o kadar da vahim değil. O zamansız bir klasik ve bundan 90 yıl sonra da kadınlar severek kullanacaklardır.


Evet o parfüm dünyasının en büyük klasiklerinden birisi. Muhakkak ki saygıyı hak ediyor. Mitsouko, Vol de Nuit, Samsara, L'Heure Bleue gibi önemli bir Guerlain soylusu. İlginç şekilde kadınların hala en sevdiği parfümlerden birisi.

Shalimar, kadın parfümü olsa da, bazı erkek kullanıcıların onu tercih ettiğini fark ettim. Parfümlerde cinsiyet ayrımına fazla takılmayan birisi olarak, elimdeki Shalimar'ı kullanmayı düşünüyorum. Aslında kokusunun çok kadınsı olmadığını fark ediyorum kullanım sürecinde. Hem erkekler hem de kadınların kullanabilmeleri için fetva verme makamı değilim. Yine de hayvansal vanilya kokularına ilginiz varsa, ona şans vermenizde fayda var.

Shalimar’ı kullanan ünlüler arasında Brooke Shields, Laeticia Casta, Meryl Streep, Rita Hayworth’un olduğu bilgisini de vermeliyim. Kokusunun tasarımın Jacques Guerlain yapmış. Şişesinin tasarımına ise Guerlain ailesinden Raymond Guerlain imzası atmış.

Parfüm kritikçisi Luca Turin'in kitabında Shalimar referans oryantal olarak sınıflandırılmış ve beş üzerinde beş verilerek en iyi parfümler listesine alınmış.

Ağırlıklı olarak kullandığım EDC versiyonuydu. EDT olanını da bir kaç defa denedim. EDC'nin başlangıcı daha az tatlı. EDT olanın oldukça şekerliydi açılışı. Üst notalarındaki bu küçük fark dışında hemen hemen aynı kokuyor iki formülasyon. Şu haliyle benim tercihim EDC versiyonu olacaktır. EDC biraz daha tene yakın kalıyor EDT'ye göre. Tatlılığı da azaltılmış EDT’ye göre.


On sekiz yaşındaki genç arkadaşlara öneremeyeceğim Shalimar'ı. Çünkü kokusunu muhtemelen fazla "yaşlı" bulacaklardır. Otuz beş hatta kırk yaşı devirmiş arkadaşlara öneririm. Sonbahar-kış mevsimi için uygun olduğu çok açık. Siz yine de denemeden almayın.

Koku Güzelliği:10/7.5

16 Nisan 2014 Çarşamba

Laboratorio Olfattivo – Alkemi (2010)


Laboratorio Olfattivo – Alkemi (2010)

Cılızca yanan bir mum. Etrafında uçuşan küçücük pervane böceklerinin duvarda yansımaları. Açık pencereden süzülen ılık yaz meltemi mumu söndürdü söndürecek. Mumun ateşinin sallanan gölgesi kimileri için ürpertici olsa da, onun için hiç de öyle değil. Yaşı altmışlarına ulaşmış, uzun saçları beyazlamış bir adam. Masanın üzerinde kendinden geçmişçesine deneyler yapıyor bugün için ilkel sayılabilecek laboratuvarında. Saatin farkında bile değil. Gece yarısını çoktan geçmiş. Zamanın ise farkında. Yaşadığı yılın 1467 olduğunu gayet iyi biliyor. Sıcak bir yaz geçiyor o sene İtalya'da.

Üzüm hasadı yapılmış. Çiftçiler 13. yüzyılın tarım aletleri ile tarlalarını diğer seneye hazırlıyorlar. Oysaki bütün devlet ve her şey krala ait ve onun mülkü. Çiftçilerin tarlası bile. Yaşlı adam ise kralın en güvendiği kişilerden birisi. Atalarından aldığı ilim onu özel kılıyor. Tarihe "madenleri altına çevirme" ilmi olarak geçiyor onun uzmanlık alanı. Bunun sonucunda, tarihte fazlaca kişi o ilmin peşinden koşmuştur. Oysaki çok az kişi muvaffak olabilmiştir.

Arapça'da "Alkheemee" olarak geçtiği söylenen bu ilim, İngilizceye "Alchemy" olarak geçmiş. Türkçede "Simya" kelimesi kendisine layık görülmüş. Simyacıların 2.500 yıldır bu mistik ilimle uğraştıkları, kendinden önceki simyacıların anlattıklarını kulaktan kulağa devam ettirdiklerine inanılır. Felsefe ile kimyanın spritüel bileşimi olarak tanımlanabilecek simyacılık, bugün için geçerliliğini kaybetmiş bir ilimdir. Fakat eski çağların en gözde araştırma alanlarından birisiydi.

2009 yılında yukarıdaki kısa hikayemde zihnimde canlandırdığım gibi fakat bu sefer cumhuriyet İtalyasında bir laboratuvar kuruldu. Fakat bu laboratuvar Orta Çağ İtalyasındakinden oldukça farklı ve gelişmişti. Roma merkezli bir niş parfüm evi ismini "Laboratorio Olfattivo" yani "Koku Laboratuvarı" olarak belirlemişti. İlk parfümlerini 2010 yılında piyasaya sürdüler. İtalya'nın bu yeni niş parfüm evi, şimdiden on bir kokudan oluşan koleksiyona ulaşmış durumda. Aslına bakılırsa niş parfüm dünyasında pek ismi öne çıkmayan bir marka Laboratorio Olfattivo. Dünya çapında da çok az yerde satılıyor parfümleri. Bir çok niş markanın aksine oldukça zor onların parfümlerine ulaşmak. Bu anlamda onlar için "gerçek niş marka" denebilir.


Bugün de markanın ilk piyasaya sürdüğü parfümlerden olan Alkemi ile sizi tanıştırmak istiyorum. Alkemi ismi, tahmin edebileceğiniz gibi İngilizce'deki Alchemy'den geliyor. Alkemi'nin ismi, eski dönem ilmi olan Simya'dan geliyor. Leonardo da Vinci, Isaac Newton, Roger Bacon, İbni Sina gibi önemli insanların da ilgi alanına giren Simya kavramı, niş parfüm evi Laboratorio Olfattivo'nun Alkemi'sine isim babalığı yapıyor.

Fragrantica'da odunsu oryantal olarak sınıflandırılmış Alkemi. Üzerime sıktığımda beni tuhaf ve karanlık bir başlangıç karşılıyor. Egzotik ve çok yoğun-sert baharatlar, tozlu deri ve garip koyu kimyasal çiçekler üzerime hücum ediyor. Alışılmışın dışındaki açılış çok karamsar ve neredeyse yapaylık sınırında. Biraz Tauer'in rahatsız edici baharat kullanımına biraz da Serge Lutens'in kullandığı acayip Arap/Amber temasını andırıyor. Başlangıcını çok sevdiğimi söyleyemem. Orta kısıma geçildiğinde, reçine, amber ve ıslak tütün yaprağı ekleniyor. Başlangıcından çok daha sevilebilir buldum orta kısmı. Sonlarda karanlık ve tozlu koku devam ediyor. Bu sefer koyu tütsü, tozlu paçuli ve yanmış hissi veren odunsu notalar devreye giriyor. Sonları en sevdiğim yeri oldu.

Alkemi, aynı isminin yaptırdığı çağrışımlar gibi garip, derin, karanlık ve gizemli bir koku. Oldukça koyu ve karanlık yapısı ilk dikkat çeken özelliği. Bu hissi veren  reçinemsi baharatlar, ıslak pipo tütünü, tütsü ve amber. Parfüm, bu notaların üzerine kurulmuş gibi. İkinci çeperde vanilya, sandal ağacı, odunsu notalar ve erkeksi çiçekler mevcut. Oldukça farklı koku formuna sahip olduğu söylenebilir.

Alkemi, bana Tauer'in şimdiden klasik olmuş parfümü L'Air du Desert Marocain'i hatırlattı. Oradaki karanlık amber ve garip baharatlar, Alkemi'ye ilham olmuş sanki. Başka hangi parfüme benziyor diye düşünürken Jeke, Interlude ve Puredistance - M'i hatırlatıyor karanlık yapısı. Sanki hepsinin bir karması Alkemi. Fakat asıl beni şaşırtan sonlarının, Bogart Pour Homme'a oldukça benziyor olması. Jacques Bogart'ın ülkemizde pek bilinmeyen başarılı parfümü Bogart Pour Homme'daki o tatlımsı lavantalı tütün, Alkemi'ye fazlasıyla benziyor. Tabii ki Alkemi, Bogart Pour Homme'un çok daha kaliteli ve sofistike hali gibi. Sadece Bogart Pour Homme değil, Parfum d'Empire'ın başarılı parfümü Fougere Bengale'i de anımsatıyor bu tütün kullanımı.


Kabul etmesi ve kullanması zor bir kokuya sahip olduğu söylenebilir. Zaman zaman ayakkabı boyalarını hatırlatan zorlayıcı ve rahatsız edici kokuları seviyorsanız denemenizde fayda var. Derin ve zengin bir parfüm. Gerçek bir niş parfüm olduğu konusunda şüphede bırakmıyor sizi. Eğer Tauer ve Serge Lutens tarzı Arap esintili mistik amber-baharat-tütsü-tütün kokularına merakınız varsa Alkemi'yi şimdiden aramaya başlamalısınız.  

Başlangıcı dışında başarılı sayılabilecek ve rafine bir parfüm Alkemi. İsmi gibi spritüel çağrışımlara sebep oluyor kokusu. Günlük kullanıma hiç uymayacak, tam bir ambians-mod parfümü. Fakat diğer benzerlerine bakarsak, çok da yeni bir şey söylemediğini kabul etmek gerekir.

Alkemi'nin kadın parfümü olarak sunulduğunu gördüğümde ne diyeceğimi bilemedim. Sanırım bir yanlışlık var çünkü Alkemi, tam bir erkek parfümü. Bu kadar koyu, ağdalı ve reçineli bir koku, kadınların üstünde hiç de konforlu olmayacaktır. Onun için yaşı otuz ve üzerindeki erkeklerin denemesini tavsiye edeceğim. Genç delikanlı işi değil kokusu.


Eau de Parfum (EDP) olarak satılıyor. Kokusunun tasarımını fazla tanınmamış parfümör Marie Duchene yapmış. Bayan Duchane, Laboratorio Olfattivo'nun başka parfümlerine de imza atmış. Tam bir sonbahar-kış kokusu. Özellikle çok soğuk günlerde, boş sokaklarda tek başınıza gece dolaşmaya çıktığınızda müthiş bir hal alacağına eminim Alkemi'nin.

Not: Bu parfümü bana ulaştıran www.decantshop.com sitesine teşekkür ederim.

Koku Güzelliği:10/7

13 Nisan 2014 Pazar

Calvin Klein – Euphoria (2005)


Calvin Klein – Euphoria (2005)

"Euphoria, Calvin Klein'in, son beş yıldır piyasaya sürdüğü en önemli parfümdür. Calvin Klein'in yeni parfümleri her zaman için şaşırtıcı ve beklenmedik olmalıdır. Bu kural, Euphoria için de geçerlidir. Euphoria, bizim en yeni atılım kokumuzdur. Bu parfümün konsepti, sınırların olmadığı bir yolculukta, kendini özgür bırakmayla ilgilidir. Euphoria, zihnin farklı bir halidir. O, kışkırtıcıdır.

Euphoria, bütün Calvin Klein parfümlerinde olan şu özelliklere sahiptir: Unutulmaz, lezzetli ve çok seksi. Onun kokusu "Hangi parfüm bu?" sorusunu sorduracak türdendir."

Yukarıdaki reklam cümleleri, 2005 yılında Calvin Klein’in Euphoria isimli kadın parfümünün tanıtım galasında söylenmiş. Calvin Klein'in büyük pazarlama kampanyaları ile tanıttığı Euphoria, ilk çıktığından itibaren çok satanlar listesinin üst sıralarında kendisine sürekli yer buluyor. Aynı Dior - Poison, Lancome - Hypnose, Thierry Mugler - Angel ve diğerleri gibi kadınların kalbini kazanmayı başarmış durumda Euphoria.

Bir çok yerde kokusu sıkça burnuma gelen Euphoria'nın bu kadar tutulmasının sebebinin, oldukça iddialı ve cazibeli karaktere sahip olması gösterilebilir. Bazı kadın parfümleri vardır. Onları cazibeli kadınların üzerinde kokladığınızda çok daha baş döndürücü olur. İşte Euphoria'da bu aura yakalanmak istenmiş kanımca. İlk defa 2006 yılının kış aylarında deneyip, beğendiğim Euphoria, aradan geçen yılların ardından bakalım aynı hisleri yaşatabilecek mi bana.


Fragrantica'da çiçeksi oryantal olarak sınıflandırılan Euphoria'yı üzerime sıktığımda karşıma tatlımsı lezzetli meyveler çıkıyor. Tatlı kırmızı meyvelerden bu sefer nar seçilmiş anlaşılan. Lezzetli nara hemen kadınsı çiçekler de eşlik etmeye başlıyor. Yasemin ve orkide olduğunu tahmin ettiğim çiçekler, kokuyu oldukça feminen hale getiriyor. Buradaki çiçeksiliği sevdiğimi söyleyemem. İlerleyen kısımda çiçeksi meyveli kısım geride kalıyor. Sonlara doğru, koyu paçuli, şekerli vanilya ve amber ortaya çıkıyor. Yapay odunsu notalarda geriden destek veriyor. Alt notalar başlangıcından oldukça farklı diyebilirim. Böylece de tenden ayrılıyor.

Euphoria, bence iki bölümden oluşuyor. Başlangıçtaki tatlı meyveli-çiçeksi kısım ve sonlardaki odunsu, vanilyalı, amberli bölüm. Açılışı ve orta notaların bir bölümü meyveli-çiçeksi karakterde. Tatlımsı lezzetli meyveleri sevdim fakat fazlaca kadınsı çiçekleri bir türlü sevemedim. İlk kısım için en fazla "eh işte" diyebilirim. İkinci kısımda çiçeklerin etkisi azalıyor neyseki. Bu sefer yapay odunsu notalar rahatsız edici olmaya başlıyor. Vanilya kullanımı istediğim gibi değil. Yapay/parlak amber de pek olmamış. Sonları için iyi şeyler düşünemiyorum ne yazık ki.

Euphoria, şüphesiz ki tam bir kadın parfümü. Zaten daha ilk saniyelerde bunu size kabul ettiriyor. Erkekler de kullanabilir mi diye soracak olursanız, maceraya girmenizi önermem. Mesela Angel, kadın parfümü olmasına rağmen erkekler tarafından rahatlıkla kullanılabilir. Fakat Euphoria, fazlasıyla dişil yapıda. Onun içindir ki kadınlara bırakmalıyız Euphoria’yı.


Neden bilemiyorum ama bu tür aşırı doz feminen çiçeklerin kullanıldığı parfümler, baş ağrısı yapıyor bende. Bu kural Euphoria'da da değişmedi. Her kullandığımda hem başımı ağrıttı hem de rahatsız etti. Ayrıca parfümün geneli oldukça tatlı hatta şekerli. Bu durum da bir süre sonra bıktırıcı oluyor ne yazık ki. Çok farklı ve yaratıcı tarafı da yok. Kendinden önceki şekerli meyveli-çiçeksi rakiplerini tekrarlıyor. Anlayacağınız çok iyi izlenimler ile ayrılmıyorum bu arkadaşımızdan.

Bir çok yerde kokusunu duyup, beğendiğim Euphoria, bir erkek olarak bende hiç de beklediğim etkiyi gösteremedi. Kabul etmeliyim ki kadınların üzerinde farklı bir kimliğe bürünüyor. Seksi ve cazibeli kokuyor. Muhtemelen kadınlar da en çok bu yönünü seviyorlar. Yıllardır en çok satılan parfümlerden birisi olması başka nasıl açıklanabilir ki?

İddialı ve hırslı yapısı var. Geçtiği yerde iz bırakan, girdiğiniz odada etrafa umarsızca yayılan, bindiğiniz asansördekilerin yüzünün size döneceği, gittiğiniz gece kulübünde erkeklerin bakışlarına maruz kalabileceğiniz bir parfüm Euphoria. Oldukça saldırgan ve dolgun yapısı, gerçek bir parfüm kullandığınızı ve paranızın boşa gitmediğini size hissettiriyor.

video

Çok popüler olması, onu kullanan başka kadınlarla pişti olma ihtimalinizi arttırıyor. Hani bazı kadınlar vardır ne yaparlarsa yapsınlar, ne giyerlerse giysinler seksidir. İşte Euphoria, sanki o kadınlar için tasarlanmış. Kadın gibi kadınların kullanacağı bir parfüm. Eğer yaşınız gençse ve Converse ayakkabı giymeyi seviyorsanız Euphoria sizin için uygun olmayabilir. Günlük kullanımdan ziyade gece davetlerinde, özel buluşmalarda yada üst düzey toplantılarda kullanmak daha uygun olacaktır. Sokakta-pazarda kullanılacak bir parfüm değil bence.

Euphoria, bana ilginç şekilde Hypnotic Poison'u çağrıştırdı. Özellikle son kısmında ufaktan bir öykünme sezdim. Fakat Hypnotic Poison kadar beğenmedim Euphoria'yı. Ashley Olsen, Claire Daines, Mena Suvari, Naomi Watts, Sienna Miller gibi ünlüler de tercih ediyorlarmış Euphoria'yı. Küçük bir not olarak eklemiş olayım.

Parfüm eleştirmeni Luca Turin'in kitabında Euphoria, kırmızı kuş üzümlü pamuk helva şekerine benzetilmiş ve beş üzerinden üç yıldız verilmiş. Ben Luca bey kadar iyimser olamayacağım puanlama konusunda.

Kalıcılığı çok iyi. Fark edilirliği üst seviyede. Etrafınızdaki herkesin rahatlıkla hissedebileceği güçte olması bakımında fazla sıkmamanızı tavsiye ederim. Sonbahar-kış mevsimi için düşünebilirsiniz. Sıcak yaz günlerinde fazlasıyla boğucu olabilir.


Eau de Parfum (EDP) konsantrasyonunda. İlerleyen yıllarda bir de EDT versiyonu çıktı. Asıl formülasyonu EDP olanı. Benim denediğim de EDP’ydi. Gerek kokusu gerekse tarzı bana hiç uymayan Euphoria'yı denemeden almanızı tavsiye etmem.

Koku Güzelliği:10/5

10 Nisan 2014 Perşembe

Imaginary Authors – Cape Heartache (2012)



Imaginary Authors – Cape Heartache (2012)

Philip Sava isimli bir yazar duydunuz mu? 1867 yılında doğmuş. 1923 yılında hayata gözlerini yummuş. Evet Ernest Hemingway kadar ünlü olmayabilir. Belki de olabilir. Amerikalı kökenli bu ünlü olduğu iddia edilen yazar, Pasifik'in Kuzeybatısında seyahat etmeyi severmiş. Aynı zamanda kaşif olan Philip Sava, henüz çok genç yaşlarındayken (14) Pasifik'in Kuzeybatısını dolaşmış. Daha sonra da gezip keşfettiği yerleri, ciltler halinde kitaplaştırıp, yayınlamış.

Yukarıdaki kısa hikaye fena değil aslında. Üzerinde biraz daha değişiklik yapılsa ve karakterler eklense, çok daha ilginç bir öykü çıkabilir Philip Sava isimli ünlü yazardan. İlk okuduğumda bana da farklı gelen bu kısa hayat hikayesi aslında hayalden ibaret. Ne Philip Sava diye bir yazar var. Ne de o hayali yazar ünlü... Bütün bunları anlatma sebebim ise Cape Heartache adında bir parfüm.

Imaginary Authors, henüz 2012 yılında, Amerika'da kurulmuş niş parfüm evi. Parfümör Josh Meyer, hem kurucu hem de kokulara imza atan kişi. Şimdiye kadar dokuz parfüm çıkardılar. Avrupa kıtasında fazla bilinmese de Amerika'da oldukça ilgi gördüğü söyleniyor Imaginary Authors parfümlerinin. Markanın en iyi çıkış yapan kokusu olarak Cape Heartache göze çarpıyor.


Josh Meyer, parfümlerinde hayali yazarlardan ve onların hayali hikayelerinden esinleniyor kokuların yaratım sürecinde. Önce hayali bir yazar oluşturuyor. Sonrasında onun hikayesi ile parfümün hikayesini birleştiriyor. Bugünkü yazı konum Cape Heartache, ilhamını olmayan bir yazardan yani Philip Sava'dan almış. Tamamen kurgusal bir karakterden, kurgusal olmayan ve elle tutulur bir parfüm ortaya çıkmış. İşte İmaginary Authors'un ve parfümleri Cape Heartache'in öyküsü böyle.

Hayali hikayelerden artık gerçek dünyaya dönelim. Çünkü Cape Heartache, tamamen gerçek bir parfüm. Odunsu aromatik olarak sınıflandırılmış. Üzerime ilk sıktığımda karşıma tatlı ve lezzetli çilek çıkıyor. Çok doğal ve nefis çilek aroması sevilmeyecek gibi değil. Denediğim en güzel çilek kokularından birisi karşımda diyebilirim. Başlangıcı çok güzel. Orta kısımda çileğin etkisi devam ediyor. Farklı olarak tatlılık azalıyor. Devreye bu sefer dumansı odunsu notalar giriyor. Çam veya göknar ağacı kokusu ile çilek birleşiyor. Ortaya ilginç ama başarılı bir rayiha çıkıyor. Orta bölüm reçineli, çilekli çam ağacı gibi. Geçeyim sonlara. Alt notalarda koku formu büyük değişim geçirmiyor. Aynı çilekli çam kokusuna biraz kuru vanilya ekleniyor. Arkadan hissedilen kuru odunsu notaları da unutmamak lazım. Böylece tenden ayrılıyor.

Cape Heartache, genel olarak basit bir kompozisyona sahip. Çilek, dumansı odunsu notalar, tütsü ve vanilya. Çilek bence parfümün ana oyuncusu. Çok doğal ve lezzetli çilek, uzun zamandır aradığım haliyle karşıma çıktı. Yapaylık olmayan çileği sevdim. Ne kadınsı ne de baygın şekerli. Bence olabilecek en erkeksi çilek kullanılmış.

                                                                  Resim: cafleurebon 

İkinci ana öge ise ağaçlar. Çam veya göknar ağaçlarıyla dolu bir ormanda dolaştığınızı düşünün. İşte o tertemiz mis gibi orman havasını aynen yansıtmışlar. Çam ağaçlarından akan reçine kokusu da mevcut. Kendi sitelerinde bahsedilmemiş ama bence dumansı/sisli tütsü de var oralarda bir yerde. Vanilya ise çok baskın değil. Bildiğimiz tatlılıkta kullanılmamış vanilya. İyiki de öyle yapılmış.

Cape Heartache'in kokusunu nasıl tanımlarsın diye sorsanız cevabım çok net ve basit olur: "Çilekli, dumansı/sisli çam ağacı reçinesi." Ten üzerinde denediğimde lezzetli ve ekşi çilek yönü ortaya çıkarken, kıyafet üzerinde biraz daha odunsu yanı öne çıktı. Ten üzerinde ilk dakikalarda meyveliyken, sonrasında dumansı/sisli yanmakta olan çıra hissi verdi. Bu anlamda kıyafetten ziyade tende çok daha güzel kokuyor. Benzerine kolay rastlanmayacak bu kombinasyon, yaratıcı olması bakımından harika. "Kim çilekli çam ağacı gibi kokmak ister ki" sitemini duyar gibiyim. Fakat önyargılı olmayalım. Çünkü gayet güzel bir parfümle tanışmış durumdayız.

Bir kere başından sonuna kadar yapaylığa rastlanmaması mutluluk verici. Çilek, reçine, dumansılık, ağaç/orman efekti gayet rafine verilmiş. Bu anlamda soruna rastlamadım. Parfümün uniseks olduğu söylense de, erkeksi yanı ağır basıyor gibi. Özellikle odunsuluk, genelde erkek parfümlerinde karşımıza çıkan haliyle verilmiş. Çilek, olgun ve ciddi. Black XS'teki gibi uyduruk ve çocukça değil. Niş parfüm kalitesi ve özeni hissediliyor. Güzelmiş yahu Cape Heartache.

Kullanımı kolay, herkesi kolayca kandırabilecek hınzır bir kokusu var. Fakat hayatınızın parfümü olacak kadar da abartılmaması gerektiğini belirtmem gerek. Kokusunun başarısız bulduğum yanının fazlaca düz çizgide ilerlemesini olarak gösterebilirim. Neredeyse hiç değişmeyen kokusu keşke biraz daha hareketli ve değişken olsaymış. Bu haliyle Fille en Aiguilles'in oldukça basitleştirilmiş ve kuru meyvelerin yerine çilek eklenmiş halini andırdığını söyleyebilirim. Fakat Serge Lutens'teki derinlik ve zenginlik yok. Comme des Garçons’un Sequoia’sını da andırıyor. Cape Heartache çok daha "iddiasız" bir parfüm gibi davranıyor.


Eau de Parfum (EDP) konsantrasyonuna sahip. Kalıcılığı iyi. Fark edilirliği başlarda yüksek, sonrasında normale dönüyor. Evet o çilekli ve meyveli bir odunsu. Bu haliyle sonbahar-kış mevsimi için neşe verici bir kokuya dönüşecektir. Serin yaz akşamlarında da kullanılabilir. Amerika merkezli internet sitelerinde oldukça uygun fiyatlara bulunabiliyor Imaginary Authors'un parfümleri. Hatırlatmış olayım.

Not: Bu parfümü bana ulaştıran www.decantshop.com sitesine teşekkür ederim.

Koku Güzelliği:10/7

7 Nisan 2014 Pazartesi

Histoires de Parfums – 1889 Moulin Rouge (2010)


Histoires de Parfums – 1889 Moulin Rouge (2010)

Bugün, “Belle Epoque” dönemine götürmek istiyorum sizleri değerli dostlarım. Paris'in tozlu geniş sokakları hüzünlü bir sonbaharı yaşıyor. Paris her zamanki gibi romantik. Uzun yıllardır savaş yaşamayan Fransa'da umut, huzur ve mutluluk hakim. İnsanlar, hafta sonlarında yemyeşil kırlarda piknik yapıyorlar, yürüyüşlere çıkıyorlar. Sevgililer, dünyanın en romantik şehrinde aşklarını yaşıyorlar.

Aşkın şehri Paris'in ekim ayındayız. Dünyaca ünlü Eyfel kulesinin inşaatı bitirilmiş. Kimileri kuleyi çok çirkin ve demir yığını olarak değerlendirirken, kimileri de Paris'in simgesi olduğunu düşünüyor ve gururla kuleyi seyrediyor. O sene düzenlenen "Exposition Universelle" fuarının ana teması tabii ki Eyfel kulesi.

Avrupa kıtasında Japon sanatının ve kültürünün etkileri görülüyordu. 19. yüzyılın sonlarında, Japon estetiğinin, Avrupa kökenli sanatçıların ilgi alanına girmesi, farklı eserlerin ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Vincent van Gogh'un bile, Japon figürlerinden esinlendiği tabloları mevcuttu. Hatta Avrupalı İzlenimci sanatçılara da nüfuz etmişti Japonizm.


Parfümlerin dünyasında ise bir klasik ve efsane doğuyordu 1889 yılında. Parfümör Aime Guerlain, Jicky isimli parfümünü piyasaya sürüyordu. Modern parfümlerin atası sayılan Jicky, bugün bile hala pırlanta gibi parıldıyor kokular evreninde.

İşte 1800'lü yılların sonlarında Avrupa ve Paris için böyle bir çerçeve çizebilirim. Barış ve huzur dönemini yaşayan Paris'te,  Joseph Oller ve Charles Zidler isimli iki işadamı, eğlence sektörüne yatırım yapmak isterler. Zaten gayet canlı olan Paris gece hayatına bir mekan daha eklemek için yola çıkarlar. 6 Ekim 1889 yılında ismini Moulin Rouge koydukları eğlence kulübünün açılışını yaparlar. Açılır açılmaz, Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen) kulübü büyük sükse yaptı. Kısa zamanda, sanatçıların, işadamlarının, üst gelir gurubuna üye kadınların ve siyasetçilerin uğrak yeri haline gelir. Daha önce görülmemiş dans şovları, kabareler, erotik gösteriler ve şarkıcıların sahne aldığı Moulin Rouge, dünyanın en önemli kulüplerinden ve eğlence salonlarından birisi haline gelivermişti.

Bugün bile Fransa tarihi ve kültürünün önemli ögelerinden birisi olarak kabul edilir Moulin Rouge kabaresi. Hakkında kitaplar yazılan ve filmler çekilen Moulin Rouge'da, Edith Piaf, Ella Fitzgerald ve Liza Minnelli gibi o dönemin en şöhretli sanatçıları sahne aldı. 2014 yılında artık turistik bir yer haline gelmiş olsa da Fransa popüler kültürünün dönüm noktalarından olduğu söylenebilir. Dünyanın en uzun soluklu bu kabaresi, Fransa merkezli niş parfüm evi Histoires de Parfums'e ilham kaynağı olmuş. Zaten isminden de anlaşılacağı üzere tarihi olayları ve kişileri parfümlerinin konusu yapıyor bu marka. Genellikle gayet başarılı parfümlere imza atan Histoires de Parfums, 1889 Moulin Rouge isimli kokusunu 2010 yılında piyasaya sürdü.


Kendi sitelerinde çiçeksi pudralı olarak sınıflandırılmış Moulin Rouge 1889. Parfümün başlangıcı kremsi ve yoğun pudralı iris (süsen) ile gerçekleşiyor. Kadınsı başlangıç için “ruj” benzetmesi gayet yerinde olacaktır. Evet kadınların makyaj çantalarını hatırlatıyor üst notaları. İlerleyen dakikalarda orta kısma geçiliyor. Koku formu çok değişmiyor. Aynı pudralı/yağlı ruj efekti devam ediyor. Pudralı irise tatlımsı meyveler ekleniyor. Şeftali ve erik olduğunu düşündüğüm meyvelerin iris ile uyumu kötü değil. Biraz da gül ve tarçın algılıyorum orta bölümde. Hala kadınsı ve tatlı 1889. Geçeyim sonlara. Alt notalarda pudralı irisin etkinliği azalıyor. Orta kısımdan farklı olarak misk ve yumuşak odunsu notalar mevcut. Feminenlik biraz olsun azalıyor. Fakat kokusu çok zayıflıyor sonlarda. Böylece de tenden ayrılıyor.

Kendi parfümlerine layık gördükleri çiçeksi pudralı tanımı isabetli olmuş. 1889 Moulin Rouge, ana ekseni çiçekler (ağırlık iris) ve tozlu pudra üzerine kurmuş. Parfümün her anında iris ve pudra etkisi hissediliyor. İkinci baskın nota meyveler oldu tenimde. Oldukça tatlı meyveler, pudranın altında ezilse de yine de farklı bir hava katmış. Son kısımdaki misk ise biraz sıradan.

1889, kadın parfümü olarak piyasaya sürülmüş. Kesinlikle haklılar. Daha ilk saniyelerde karşınıza çıkan kadınsılık, bariz ve baskın. Rujları ve makyaj çantalarını andıran başlangıcı erkek kullanımı için uygun olmayabilir. Ayrıca fazlasıyla kullanılmış şeker, biraz rahatsız edebilir. Orta kısımda meyvelerin devreye girmesiyle kadınsılık neyse ki bir parça azalıyor. Fakat yine de ruj/makyaj malzemesi efekti devam ediyor. Tatlılık orta kısımda da etkili. Sonlarda feminenlik azalıyor. Tatlılık da azalıyor. Fakat artık çok geç bir erkek için.


1889, yüksek kaliteli Chanel ruj yada Dior yüz pudrası gibi kokuyor. İyi de neden böyle? Aslında cevap basit. İsmini ve konseptini Moulin Rouge kabaresinden alan parfüm, muhtelemen o dönemin Paris'te gece hayatında çalışan kadınların kokularını hatırlatması için düşünülmüş. Akşam gidilen kabarede, tozlu sahnede dans eden yarı çıplak kadınların etrafa yaydığı dişilik, kadınlarla özdeşlemiş ruj kokusu ile verilmeye çalışılmış. Parfümün bu kadar feminen olmasının, Moulin Rouge'da dans eden yada şarkı söyleyen kadın sanatçılara gönderme olduğu düşünülebilir. Hatta o dans şovlarını izlemeye gelen kadınların pudralı parfümlerinden esinlenilmiş de olabilir.

Eğer iris (süsen) seviyorsanız, 1889 iyi ve kaliteli örneklerden birisi. Orta kısımdan itibaren meyvelerle birleşen iris, gayet güzel. Fakat hem başlangıçtaki hem de orta kısımdaki şekerlilik, bir süre sonra bıktırıcı oluyor. Keşke tatlılık daha az kullanılsaymış. Bu haliyle benim için fazlaca tatlı.

Bahsetmem gereken başka durumsa fazla değişmeyen yapısı. Düz çizgide ilerleyen 1889, uzun süreli kullanımlarda sıkıcı olacağa benziyor. Gayet kompleks ve zengin parfümlere imza atan Histoires de Parfums'ün, bu kadar düz bir kokuya imza atmış olması şaşırtıcı oldu benim için.


1889'un tasarımını markanın kurucusu Gerald Ghislain yapmış. Eau de Parfum (EDP) konsantrasyouna sahip. Sonbahar-kış mevsimine yakışacağını düşünüyorum. Kalıcılığı ve fark edilirliği gayet iyi oldu tenimde.

Koku Güzelliği:10/6.5