12 Kasım 2013 Salı

Christian Dior – Oud İspahan (2012)


Christian Dior – Oud İspahan (2012)

Bir şehir için en büyük övgülerden olsa gerek "Cihanın Yarısı" (Nisf-i Cihan) ismiyle anılmak. Öyle bir şehir ki tarihinin yontma taş devrine kadar gittiği düşünülen. Öyle bir şehir ki Orta Çağ'da dünyanın en büyük ticaret kavşaklarından olan. Öyle bir şehir ki dünyanın en büyük meydanını içinde barındıran. Öyle bir şehir ki sokaklarında Şah İsmail ve Ömer Hayyam'ın şiirlerinin okunduğu...

Dünya sistemiyle bir süredir kavgalı olan İran'ın boyun eğmez karakteri, muhtemelen köklü tarihinden gücünü alıyor. Benimde sebebini anlamaya başladığım bu sürtüşme, İran için yalnızlaşma sebebi olsa da, mevcut durumu çok sorun etmiyorlar gördüğüm kadarıyla. İran'ın dünya pazarlarına kapalı olması, Batı ittifakının gündeminden düşeceğe benzemiyor. Bu durumun yansımalarını hayatın diğer alanlarında da fark edebiliriz. Mesela parfümlerde.

İran'ın kültürel öğelerini merkeze alan bir parfüme şimdiye kadar rastlamamıştım. Muhtemelen Batılı parfüm üreticilerinin ön yargısının sonucu olarak bakabiliriz bu duruma. Eğer bilmiyorsam cahilliğime verin ama karşıma çıkan ilk İran temalı parfüm oldu Oud İspahan. 2012 yılında Christian Dior tarafından çıkarılan bu parfüm, İran'ın üçüncü büyük şehri İsfahan'dan ilhamını almış.  

Modern, temiz, düzenli, huzurlu ve zümrüt yeşili bir şehir olduğu söylenen İsfahan'ın, güzel bulvarları, köprüleri, sarayları, İslam mimarisinin görkemini taşıyan camileri, türbeleri, sinagogları, kiliseleri ve zerdüşt tapınaklarıyla tarihin içinde yolculuk yaptırdığını düşünebiliriz çoğu kişiye.


Parfümün isim seçiminin hangi kritere göre yapıldığını bilemiyorum. Fakat İsfahan'da yetişen gülün, çok ünlü olduğu bilgisine rastladım. Muhtemelen Oud ile gül arasında bağlantı kurulmuş. Zaten Oud İspahan'ın başlangıcındaki yoğun gül aroması dikkat çekiyor.

Christian Dior'un böyle bir parfümü de mi varmış diyen arkadaşlara küçük bir hatırlatma yapayım. Oud İspahan, Dior'un özel koleksiyonuna (La Collection Privee) ait. Bu seri, niş parfümlere rakip olarak tasarlanmış, çok yüksek fiyatlara satılan ve her yerde bulunmayan kokulardan oluşuyor. Oud İspahan'da bu seriye yeni katılmış üyelerden.

Fragrantica'da oryantal çiçeksi olarak sınıflandırılmış. Üzerime ilk sıktığımda karşıma yoğun gül kokusu çıkıyor. Ferah sayılabilecek güle öd aroması eşlik ediyor. Çok canlı, gerçekçi ve müthiş. Harika bir açılışı var Oud İspahan'ın. İlerleyen dakikalarda gül-öd birlikteliği gücünü kaybediyor. Onun yerine hayvansal paçuli çıkıyor. Evet tenimde kesinlikle hayvansallık hissediyorum. Hala çok kaliteli fakat benim sevebileceğim gibi değil. Orta kısımda gül ve öd alttan alta destek veriyor paçuliye. Geçeyim alt notalara. Sonlarda büyük değişim göstermiyor kokusu. Orta kısımdan farklı olarak hayvansallık azalıyor ve ortada paçuli ve sandal ağacı kalıyor. Alt notaları, sandal ağacının yumuşatıcı dokunuşuyla daha sevilebilir. Böylece de tenden ayrılıyor.

Karşımda enteresan bir karşım var. Başlangıcındaki ferah gül sularını andıran kokusu olağanüstü. Böylesine sarhoş edici rahiyayı nasıl oluşturmuş Francois Demachy, hayret etmemek elde değil. Yüksek kaliteli ve rafine üst notalar olabilecek en iyi gül-öd temasına sahip belki de. Orta notalardaysa keskin bir değişim var. Özellikle tenimdeki uygulamalarımda her seferinde yoğun hayvansılık hissettim orta kısımda. Biraz Muscs Koublai Khan'a biraz da Absolue Pour Le Soir'in başlangıcına benzettim. Hayvansal deri-misk izlenimi veren orta kısımda, hayvansallık eklenmiş paçuli kullanılması iyi fikir. Fakat benim için giyilebilir değil. Son kısımlardaysa hayvansallığın törpülenmiş olması memnuniyet verici. Alt notalarda sandal ağacının yüksek oranda kullanılmış olması biraz durumu kurtarıyor neyse ki.


Son yılların moda kokusu öd (Oud), Dior'un özel koleksiyonunda bir parfüme isim babalığı yapıyor. Her ne kadar öd kokularını çok sevmesem de özellikle başlangıçtaki kullanımını sevdim. Sonrası içinse çok konforlu bulmadım kokusunu. Evet farklı bir deneme Oud İspahan. Hatta öd kokusu severlerin mutlaka denemesi gereken bir parfüm. Ama benim için hiç de uygun olduğunu düşünmüyorum.

Farklı ve önemli bir durumdan daha bahsedeyim. Oud İspahan'ı kıyafetlerimin üzerine sıktığımda gül kokusunun daha baskın olduğunu fark ettim. Montumun üzerinde ferah ve yüksek kaliteli gül suyu gibiyken, tenimin üzerindeyse hayvansallığın ön planda olduğunu gördüm. Yani kıyafet üzerinde harika bir gül-sandal ağacı kokusu olurken, tenimde rahatsız edici bir hayvansallığa doğru evrildi. Kıyafet üzerinde düz bir çizgi takip eden Oud İspahan, ten üzerinde değişim gösterme eğilimindeydi. İki farklı uygulama alanında (ten ve kumaş), iki farklı kokuyla karşılaşmak oldukça şaşırttı beni. Sanki bu parfüm "beni tenine değil de kıyafetlerinde kullan" demek istiyordu.

Oud İspahan’a verdiğim not ten üzerindeki kokusu üzerindendi. Fakat kıyafet üzerinde rahatlıkla iki puan daha ekleyin siz. Garip bir durum. Acaba kokusu tenime mi uymadı diye düşünmeden edemiyorum. Evet büyük ihtimalle ten uyumu sağlayamadık Oud İspahan’la. Çok yazık.  

Oud İspahan, şüphesiz ki yüksek kaliteli bir parfüm. Pürüzsüz, rafine, güçlü, ayakları yere sağlam basan karaktere sahip. Yeterince cesur ve iddialı. Zaman zaman saldırgan ama aynı zamanda egzotik.

Zaten ismi ve konsepti her şeyi anlatıyor bize. Hem öd kokusunun kullanılması hem de isminin İran'ı çağrıştırması, onun doğu kültürüne gönderme yaptığını anlamamızı sağlıyor. Fakat gerçekten de doğuya mı ait kokusu? Böyle keskin ayrımların çoğu zaman bizi yanlışa sürükleyebileceğini öngörmek zor değil. Evet biraz ilginç kompozisyona sahip. Fakat ismindeki çağrışımlara da körü körüne inanmamak lazım. Soğukkanlı bir analizle, Oud İspahan'ın her kültürden insana uyacağını söylemek abartılı olmayacaktır.


Oud İspahan, Eau de Parfum (EDP) konsantrasyonuna sahip. Kalıcılığı çok iyi. Fark edilirliği başlarda yüksek. Uniseks olarak piyasaya sürüldüğünü anlıyorum. Bence de doğru yapmışlar. Soğuk kış günlerinde daha çok seveceğimi düşünüyorum. Oldukça yüksek fiyatına istinaden denemeden almak riskli. Benden söylemesi.

Not: Bu parfümü bana ulaştıran www.decantshop.com sitesine teşekkür ederim.

Artıları:
+ Başlangıcı nefis.
+ Yüksek kalitesi memnun edici.
+ Kalıcılığı çok iyi.

Eksileri:
- Orta kısmını çok sevemedim.
- Benim için giymesi zor bir parfüm.
- Fiyatı çok yüksek. Her yerde bulmak mümkün değil.

Koku Güzelliği:10/6.5

9 Kasım 2013 Cumartesi

L’Artisan Parfumeur - Traversee du Bosphore (2010)


L’Artisan Parfumeur - Traversee du Bosphore (2010)

"İstanbul, doğuyla batı arasındaki kapıdır. Başlangıçta aklımızdaki proje "Doğu Ekspresi" ile yapılan geziyi çağrıştıran bir tatil parfümü yapmaktı. Fakat markalar ve telif haklarıyla ilgili pek çok zorluklar vardı. Bu yüzden projeyi gerçekleştiremedik. Sonra başka bir fikir geldi; İstanbul'a yapılacak yolculuk yerine İstanbul'da olmak. Böylece İstanbul’da 10 gün geçirdim, geleneksel oryantal notalar yerine farklı oryantal öğeler bulmak için. Bu parfümü yaratırken benim için önemli olan şey ikili dengeyi yansıtmaktı. Derinin Türk lokumuyla olan tezatı bu parfümün en önemli öğesidir."

Baş parfümör Bertrand Duchaufour'un internette  rastladığım söyleşisinde böyle anlatıyor tasarımını. Benimde favori parfüm tasarımcılarımdan olan Duchaufour, L'Artisan markası için kolları sıvamış ve ortaya Traversee du Bosphore çıkmış.

Ortalama bir Avrupalının zihnindeki Türkiye imajının nasıl olduğunu tahmin etmemiz zor değil. Bir tarafıyla Suriye ile İran'la komşu olan ve Orta Doğu coğrafyasının hemen dibinde bulunan, diğer tarafıyla Yunanistan ve Bulgaristan gibi iki Avrupa ülkesiyle komşu olan benzersiz bir kara parçasının üzerinde yaşıyoruz. Her ne kadar sığ siyasi çekişmelerin sayesinde bu durumu çoğu zaman unutsak da, boğazlarımız, dünya jeopolitiği için hala önemini koruyor.


Böylesine önemli bir konumun yeterince farkında olmayabiliriz ama Fransız niş parfüm evi L'Artisan Parfumeur, ismini İstanbul Boğazından alan kokusunu dünya pazarlarına sundu 2010 yılında. Anlamı "Boğaz Geçişi" olarak çıktı karşıma farklı kaynaklarda.

Bu parfümün bizi ilgilendiren ilginç kısmı anlaşılacağı üzere ilhamını Türkiye'den almış olması. Parfümör Duchaufour, İstanbul'a yaptığı seyahatte zihninde şekillendirmiş Traversee du Bosphore'un oluşturma aşamasını.

Markanın kendi sitesinde şöyle tanıtılmış Traversee du Bosphore:

"Nefes kesici İstanbul'un keşfi için görkemli Boğaz'dan geçmek gerekir. Usta parfümör Bertrand Duchaufour, Türkiye seyahatinden sulu boyalar, eskizler, fotoğraflar ve Boğaz seyahati ile İstanbul'un dar sokakları ve etkilerini keşfetmek için aheste günün kokusunu yakalayan mistik bir Eau de Parfum ile döndü. Parfümör sizi onunla birlikte görkemli Boğaz'ı geçmeye ve doğu ile batı arasına sıkışmış, tüm şehirler arasındaki bu en gizemli şehri keşfetmeye davet ediyor. Parfüm elma, lale ve bir parça baharatlar ile açılır. Kremsi iris, tütün notası ile zıt şekilde çalışır. Zarif gül esintisi ve fıstık, Türk lokumunun hoş aromasını çağrıştırır. Sonra beklenmedik sıcak ve hayvansı deri patlaması, tabakhanelerin çevresindeki hava gibi yakıcı, kavurucu ton bizi miskin şekilde kucaklar. Bu "Oryantal Masalda" kendinizi kaybedebilirsiniz."


Fragrantica'da deri kategorisinde bulunan Traversee du Bosphore, Les Voyages Exotiques serisine mensupmuş. Açılışı biraz tuhaf diyebilirim. Tatlımsı-pudramsı çiçekler var sanki. Biraz ölmez otuna benzettim. Ciddi oranda da kremsi acı badem kokusu alıyorum. Pek alışılmadık üst notaları. Açıklanan üst notalarında elma, lale ve baharatlar var. Pek elma alamadım başlangıçta. Baharatlarsa biraz var. Fakat lale mi? Belki de anlayamadığım o koku laleden geliyordur üst notalarda. Oldukça tatlı bir başlangıcı var. Çok sevdiğimi söyleyemesem de farklı yapısı dikkat çekici. Orta notalara geçeyim. Burada baharatların ağırlığı artıyor. Tatlımsı baharatlara fark edilir oranda kremsi iris (süsen) çiçeği ekleniyor. Burada dikkatimi çeken tatlılığın biraz daha artması ve gülün ortaya çıkması. Orta notalar en beğendiğim yanı oluyor. Son kısımda pudramsı tatlılık devam ediyor. Burada biraz sıradanlaşıyor kokusu. Odunsu notalar hissediyorum. Onun dışında biraz vanilya ve deri var. Kendi sitelerinde antep fıstığından da bahsedilmiş. Herhalde şaka yapıyorlar!

Traversee du Bosphore, anladığım kadarıyla Türkiye'ye ve kültürüne göndermeler yapıyor genel konseptiyle. İsminin boğazdan gelmesi ve kokusunda lokum, antep fıstığı gibi yöresel tatlara yer verilmesi çok şaşırtıcı değil. Resmi tanıtımında da laleden bahsedilmesi olağan. Uzun yıllardır Türklerin laleye olan ilgisi biliniyor. Hatta 17. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğunda ortaya çıkan Lale Devrine de gönderme olabilir. Lokum ise zaten Türkiye'nin yurt dışında en bilinen ürünü denebilir. Antep fısığındansa bahsetmeye gerek bile yok.

Bu çağrışımların ve tanıtımların eşliğinde bir kez daha ana kompozisyona bakmaya çalışıyorum. Öncelikle Traversee du Bosphore, oldukça tatlı bir parfüm. Bu tatlılığı bal ile vermiş olabilirler. Tanıtımlardaki lokum temasına böylece değinilmiş. Yani bol tatlılık, lokuma benzetilebilir. Tatlılığın dışında ikinci dikkatimi çeken öğe baharatlar. Burada Türkiye'nin doğu ülkesi olması ve baharatların sık kullanılması dolayısıyla yer verilmiş gibi. Hatta bir yerde karşıma baharatçılar çarşısı gibi bir ifade geçmişti. Mutemelen ortalama Avrupalının zihninde Türkiye, Mısır Çarşısındaki gibi egzotik bir ülke. Üçüncü olarak iris (süsen) en belirgin öğe. Süsen çiçeğinin Türk kültürüyle nasıl bir ilgisi olduğunu çözemedim. Azıcık tütünse, sıkça rastladığımız nargile çağrışımdan eklenmişse hiç şaşırmam. Son olarak deri. Her ne kadar bu parfümde çoğu kişi deriden bahsetmişse de ben çok baskın bir deriye rastlamadım. Hele ki kendi sitelerindeki hayvansal deri vurgusunu hissedemedim.


Traversee du Bosphore, bana göre tatlımsı çiçeksi-baharatlı-meyveli bir kokuya sahip. Bol tatlılık gerçekten de zaman zaman lokumlara benzetiyor kokusunu. Hatta rengarenk küçük lokumlar vardır baharatçılarda satılan. Orada pembe rekli olan güllü lokumlar vardır. Bazen kesinlikle güllü veya safranlı lokumlara benziyor kokusu. Bu anlamda lokum temasını başarıyla vermişler. Fakat buradan ferah koktuğu anlaşılmasın. Zaman zaman karanlık sayılabilecek kompozisyona sahip.

Traversee du Bosphore, 2010 yılında çıktığında oldukça ilgi çekmişti. Fakat son zamanlarda ismi pek geçmiyor parfüm platformlarında. Kimi parfüm severler hakkında olumsuz yorumlarda da bulunmuş. Bu kadar eleştirilmesini pek anlamlı bulmadım. Evet kokusu muhteşem yada benzersiz değil. Tatlılık oranı kimi arkadaşlara da sıkıntı verebilir. Fakat ben giyilebilir ve sevilebilir buldum. Başlangıcı alışılmadık olsa da bence fena değil. Orta notaları zengin ve lezzetli. Sonları biraz ortalama sadece.

Yukarıdaki satırda zihnimden geçen "lezzetli" kelimesi, tam da doğru söz aslında. Evet bu parfüm kesinlikle leziz kokuyor. Bu anlamda gourmand tarafa kayıyor gibi görünüyor. Şekerleme kokulu baharatlar, çiçekler ve meyveler. Fikrin güzel olduğu kesin. Uygulamada da kötü değil. Bence güzel bir deneme Traversee du Bosphore.


Her ne kadar severek kullansam da çoğu kişiye özelikle başlangıcı hoş gelmeyebilir. Oldukça cesur bir deneme olmuş Traversee du Bosphore. Diyeceksiniz ki başka lokum temalı parfümleri de var niş markaların. Evet olabilir fakat burada safranlı-güllü lokuma baharatlar ve deri eklenmiş olması, onu diğer rakiplerinden biraz farklı yere taşıyor.

İyi de İstanbul ve boğaz, bu parfüm gibi mi kokuyor? Tabiki hayır. Malum İstanbul'un artık karman çorman yapısı, absürd yeni mimari binaları ve sürekli çarpık büyüyen şehirciliğini düşünürsek, o egzotik ve gizemli baharat-lokum kokusunun artık nostaljiden ibaret olduğunu görebiliriz. Fakat bir batılının zihninde böyle resmedilmişse İstanbul ve boğaz, ona da anlayış göstermek ve itiraz etmemek gerekir belki de. Sonuçta parfüm tasarımı da bir tür sembolizmdir.

Yapısı itibariyle soğuk kış günlerine uygun olacaktır. Eau de Parfum konsantrasyonuna sahip. Yüksek fiyatına istinaden denemeden almamak gerekir.

Not: Hem kadınların hem de erkeklerin rahatlıkla kullanabileceği bir parfüm Traversee du Bosphore. Fakat siz yine de aynı evin içinde kızlı-erkekli bu parfümü sıkmayın. Mazallah yoldan çıkabilir, canınız sevişmek isteyebilir, vatana-millete hayırsız evlatlar haline gelebilirsiniz. Neme lazım…


Artıları:
+ Orta kısmını sevdim.
+ Yapaylık hissedilmeyen kaliteli kokusu.
+ Çoğu kişinin seveceğini düşündüğüm modern tarzı.

Eksileri:
- Sonları biraz sıradan olmuş.
- Biraz fazla tatlılık barındırması, bazı kişilerin hoşuna gitmeyebilir.
- Fark edilirliği zayıf kaldı tenimde.

Koku Güzelliği:10/7

6 Kasım 2013 Çarşamba

Guerlain – Mitsouko (1919)


Guerlain – Mitsouko (1919)

Fransız bir adam. Türkiye dostu olduğu söylenen. Atatürk ile kişisel dostluğu olan. "Türklerin Manevi Gücü" isimli kitaba imza atmış bir adam. İsmi İstanbul'da caddeye verilecek kadar benimsenmiş bir adam. Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında kendi ülkesini eleştiren ve Türkiye'yi öven bir yazar. Bu yüzden kendi ülkesinde ve Avrupa'da zor zamanlar geçirmiş bir isim. Claude Farrere’yi hiç duydunuz mu?

İlk mesleği askerlik olan Claude Farrere'in, Fransız ordusundaki görevinden ayrılmasından sonra yazdığı kitaplar, çoğu zaman eleştirilmesine rağmen, ilerleyen yıllar onun haklılığını ortaya çıkaracaktı. 1909 yılında yazdığı La Bataille (Savaş) isimli kitabındaysa farklı bir aşk hikayesini anlatıyordu.

1905 yılındaki Rus-Japon savaşı sırasında geçen bir aşk hikayesini anlatıyor La Bataille kitabı. İngiliz deniz subayı ile bir Japon güzeli arasındaki aşk öyküsü, geleceği olmayan imkansız bir sevda romanıydı. İşin ilginç yanıysa bu romandan, parfüm dünyasının en önemli klasiklerinden birisinin fikrinin çıktığı söylenir.


Guerlain'in 1919 yılında piyasaya sürdüğü Mitsouko, hala en önemli parfüm klasiklerinden birisi olarak bilinir. Bu meyveli şipre, ismini La Bataille romanındaki Japon kadın karakterinden alır. Romandaki ismi Mitsuko olan Japon güzelinin ismi, Guerlain tarafından Mitsouko'ya dönüştürülür ve parfümünde kullanılır. Japonca'da "gizem" anlamına gelen Mitsuko'nun ismi, bir parfümde, neredeyse yüz yıldan beri yaşıyor. Ne büyük şans!

Fakat internette karşıma çıkan şu ilginç alıntıyı da vermem gerekir. Aybala Yentürk'e göre durum biraz farklıymış:

"Başarılı tiyatro eserlerinin, romanların, operaların ya da karakterlerinin parfümlere ilham kaynağı olması, Avrupa’da, özellikle Belle Epoque döneminde yaygın bir pazarlama yöntemiydi. Bunlara en güzel örnekler, 1905 yılındaki Japon-Rus Savaşı’ndaki bir aşkı konu eden Claude Farrere’in “La Bataille” romanından esinlenilerek 1919’da Guerlain tarafından üretilen “Mitsouko”, yine Guerlain tarafından Puccini’nin “Turandot” Operası’ndan esinlenilerek 1929 da üretilen Liu parfümü, 1908’de Gaston Leroux’nun L’Illustration Dergisi ile dağıtılan tefrika romanı “La Dame en Noir” ile aynı adı taşıyan Lentheric firmasına ait parfüm, ilk kez 1890 yılında sahnelenen Borodin’in “Prince Igor” operasından esinlenen ve 1909 yılında V. Rigaud tarafından üretilen Prince Igor parfümü." (Aybala Yentürk)

Başka bir iddiaya göreyse Jacques Guerlain, ünlü Coty firmasının 1917'de piyasaya sürdüğü Chypre isimli parfümünü çok beğenmiştir. Ona rakip olabilecek bir parfüm tasarlar ve iki yıl sonra da herkesin beğenisine sunar. Oluşturulma sebebi veya öyküsü her ne olursa olsun, karşımızda çok değerli bir parfüm var. Güzel kokular evreninin ikonlarından birisi Mitsouko. Hem de doksan altı yıldan beri.


Mitsouko parfümü neden bu kadar önemlidir sorusunu duyar gibiyim. Burada işin biraz teknik kısmı devreye giriyor. Baş parfümör Jacques Guerlain, yapay şeftali kokusunu (Aldehit C14) ilk defa kullanmıştır Mitsouko'da. Bu molekül 1908'de icat edilmiş. Çok güçlü ve yoğun aromaya sahip bu molekülü ilk defa kullandığında ayarını tam olarak tutturamadığı ve bol miktarda kullandığı iddia edilir Bay Guerlain'in. Bu enteresan tesadüfün, Mitsouko'nun şeftalimsi kokmasını sağladığı anlatılır. Aslında meşe yosunu kokusunu merkeze almış bir şipredir Mitsouko. Anlaşılacağı üzere Mitsouko'yu böylesine önemli ve özel yapan, yoğun oranda Aldehit C14 molekülünün kullanılmasıdır.

Sözü daha da uzatmadan bana çağrıştırdıklarına geçeyim. Kendi sitelerinde meyveli şipre olarak sınıflandırılmış. Üzerime ilk sıktığımda karşıma eski/tozlu/kuru turunçgiller çıkıyor. Bergamot baş rolde. Ona limon ve aromatik otlar destek veriyor. Adeta 1920'li yıllara geri döndürüyor beni üst notalar. Çok eski ama kaliteli. Müthiş bir başlangıcı var. Oldukça etkileyici. İlerleyen dakikalarda turunçgiller (bergamot) geri çekiliyor. Onun boşluğunu meşhur şeftali aroması dolduruyor. Günümüzün modern meyveli parfümlerindeki gibi zirzop ve yapay değil şeftali. Çok olgun, rafine, şık ve biraz eski. Şeftaliye biraz da erkeksi çiçekler ve baharatlar eşlik ediyor. Muhtemelen yasemin ve tarçın. Dikkatimi çeken şey orta kısımda hissedilir oranda tatlanıyor kokusu. Sonlara geçeyim. Alt notalarda tam bir eski dönem parfümü olduğunu ispatlıyor. Günümüz parfümlerinde artık neredeyse hiç kullanılmayan meşe yosunu baş role geçiyor. Ona odunsu notalar ve kabe samanı (vetiver) eşlik ediyor. Hatırı sayılır oranda da vanilya hissediyorum geri planda. Son kısımdaki vanilya nefis kullanılmış. Böylece de tenden ayrılıyor.

Öncelikle Mitsouko'nun, meyveli-baharatlı bir şipre olduğunu söylemem gerek. Başlangıcındaki o eski/nostaljik bergamotun tarifi zor. 1900'lü yılların başlangıcında üretilmiş bir parfüm nasıl kokarsa muhtemelen öyle üst notalar. Günümüzün modern parfümlerinden çok uzak. Oldukça erkeksi, rafine fakat kabul etmesi zor. Benim çok hoşuma gitti ama genç bir arkadaşa koklatsak büyük ihtimalle burun bükecektir. Orta kısımda günümüzün modern parfümlerine biraz daha yaklaşıyor. Tatlımsı şeftali ve baharatlar, bana biraz sulandırılmış hissi veriyor nedense. Sanırım parfümün defalarca geçirdiği reformülasyonların sonucu bu durum. Son kısımdaysa meşe yosununu görmek hoş bir sürpriz. Ona eşlik eden hayvansal sayılabilecek vanilya beni mutlu etti.


Mitsouko'nun uzun yıllar içinde farklı versiyonları çıkmış. EDC, EDP, PDN ve EDT olarak farklı formülasyonları var. Benim denediğim EDT olanıydı. Bu versiyonda başlangıcı dışında çok eski bir parfüm havası hissedemedim. Sanki yapılan formül değişiklikleri onu günümüzün modern parfümlerine oldukça yaklaştırmış. Özellikle orta kısımdaki şeftali-baharat kombinasyonu neredeyse yeni çıkarılan bir parfüm kadar günümüze yakın ve tanıdık. 1919 yılında çıktığını görüp, çok eskilerde kalmış koku beklemeyin. Bu anlamda biraz şaşırttı beni.

Mitsouko, şüphesiz yüksek kaliteli bir parfüm. Fransız, şık, dengeli, ciddi, aristokratik ve muhafazakar. Yapaylığa veya uyumsuzluğa rastlanmıyor. Fakat o beklediğim derinliği, ilginçliği veya "tarihi" hissi alamadım bir türlü. Orta kısımdaki o ünlü şeftali kokusunu biraz sulandırılmış/seyreltilmiş buldum ve hafiften hayal kırıklığı yaşadım. Evet günümüzün yeni nesil çoğu parfümünden çok daha rafine ama sanki bir şeyler eksilmiş Mitsouko'dan. Yada bana öyle geliyor.

Uzun zamandır merak ettiğim ve denemek istediğim klasiklerden birisiydi. Daha önce okuduklarıma binaen çok seveceğimi düşünmüyordum. Çünkü genel yapısı benim tarzıma yakın değil. Fakat orta notaları dışında gayet başarılı buldum. Sonlarına bayıldım. Orta kısımdaki biraz basit kaçan şeftali kokusu için aklıma farklı bir durum geliyor. Belki de denediğim EDT versiyonu yüzündendir. EDP'si çok daha ilginç olabilir. Fakat şu haliyle bir şişesini alıp da kullanacak kadar sevemedim. Kullanım sürecindeyse bana beklediğim keyfi veremedi. Yada hayatımın parfümü olacak kadar enteresan gelmedi. Aklımı başından alamadı.


Mitsouko, kadın parfümü olarak çıkarılmış. Halen kadın reyonlarında satılıyor. Deneme sürecinde hiç de kadın parfümü gibi kokmadığını anladım. Onu, erkekler rahatlıkla kullanabilir. Hatta erkek parfümü olarak satışa sunulsa, hiç kimse onu kadınsı bulmayacaktır. Bu anlamda bence oldukça erkeksi kokuyor. Zaten hatırı sayılır sayıda erkek kullanıyor gördüğüm kadarıyla. Rahatlıkla uniseks olarak düşünülebilir.

Herşeye rağmen Mitsouko'ya saygı duyuyorum ve onu doksan altı yıl boyunca severek, hayran kalarak kullanan, üzerinde taşıyan parfüm severlere doğru karar verdiklerini söylemek istiyorum. Usta bir parfümörün ve arkasındaki hikayesinin gücü, onu 2013 yılına kadar getirdiyse, şapka çıkartılması gereken bir başarıdan rahatlıkla söz edebiliriz.

Bu tarz eski kokuları sevin yada sevmeyin. 1920'li yılların şiprelerinden hoşlanın yada hoşlanmayın. Hiç önemli değil. Fakat Mitsouko gibi bir "yaşayan tarihi" koklamadan veya kullanmadan "ben parfüm severim" demeyin. Çünkü gerçekçi olmayacaktır.


Mitsouko'yu kullanan ünlüler arasında Charlie Chaplin, Ingrid Bergman, Jean Harlow, Prenses Diana ve Ava Gardner'ın olduğu bilgisine rastladım. Parfüm kritikçisi Luca Turin, Mitsouko'yu referans şipre olarak sınıflandırmış ve beş üzerinden beş yıldız vererek en iyi parfümler listesine almış. Bir başka parfüm yazarı Chandler Burr’de Mitsouko’ya beş üzerinden beş yıldız vermiş.

Küçük bir bilgi daha vereyim unutmadan. Mitsouko'nun şişesinin, Guerlain'in 1912 çıkışlı başka klasiği L'Heure Bleue ile aynı olması dikkatlerinden kaçmamıştır parfüm severlerin. Sadece üzerlerindeki etiketler farklı. Oysa ikisi tamamen ayrı parfümler. Burada karşımıza çıkan açıklama şöyle: "1914 yılında başlayan ve 1919 yılında sona eren Birinci Dünya Savaşı'na gönderme yapılmış bu iki aynı şişeyle. Hatta Mitsouko'nun Birinci Dünya Savaşının sonlanmasını kutlamak amacıyla da piyasaya sürüldüğü söyleniyor."

Şu haliyle dört mevsimde de kullanılacak gibi. Ama ilkbahar-sonbahar mevsimlerinde kullanmak hoş olabilir. Üst yaş gruplarındaki arkadaşları hedeflediği kesin. Otuz hatta otuz beş yaşın üzerindeki kadın-erkek herkese uyacaktır. Her şeye rağmen denemeden almak iyi fikir değil.

Not: Bu parfümü bana ulaştıran www.decantshop.com sitesine teşekkür ederim.


Artıları:
+ Başlangıcını ve sonlarını sevdim.
+ Yüksek kaliteli yapısı memnun edici.
+ Dünya parfüm klasiklerinden olan Mitsouko'yu herkes mutlaka denemeli.

Eksileri:
- Orta kısmını biraz sıradan buldum.
- Fiyatı yüksek.

Koku Güzelliği:10/7

3 Kasım 2013 Pazar

Tauer – Eau d’Epices (2010)


Tauer – Eau d’Epices (2010)

“Dünya tarihinin son 2200 yıllık döneminin 2000 yılı “baharat savaşları” ile geçti demek hiçte abartma sayılmamalıdır. M.S. 1500’lere kadar Akdeniz, bu tarihten sonrada 18. yüzyılın sonuna kadar da okyanuslar, baharat savaşlarının mücadele alanı oldu. Denizlere egemen olan baharata egemen oldu, baharata egemen olan kıtalara egemen oldu.” diyor Prof. Dr. Mustafa Tayar. Onun, baharatın tarihiyle ilgili makalesi oldukça ilgimi çektiği için devamında yine biraz alıntı yapayım:

"Baharat kullanımı kayıtlı tarihten daha öncesine dayanır. İlk ateşle pişirmeyi öğrendiği günden bu yana insanoğlu baharat kullanıyor. Arkeologlar, MÖ 5000 yıllarında ilkel insanların gıdaların tadını daha iyi yapan bazı aromatik bitkileri keşfettiklerini tahmin etmektedir. O dönemde insanlar yaprakların yiyeceklerine yeni bir tat verdiğini diğer bir ifadeyle; “tatlandırma sanatını” keşfetmişti. İlk önceleri baharat, et ve ürünlerinin bozulmasını önlenmesi ve hoş olmayan kokuların maskelenmesi amacıyla kullanılmıştır.

Antik çağ boyunca, doğunun zengin tüccarları, ticari rota üzerinde baharat taşıyan büyük kervanlarla Roma'ya gittiler. Roma ziyafetlerinde sunulan leziz yiyecekleri süsleyen aromalardı. Defne yaprağıyla olimpiyat kahramanlarının taçları örülüyordu; banyodan sonra baharat kokulu yağlar kullanılıyordu; baharatla tatlandırılmış şaraplar popülerdi; baharattan yapılmış tütsüler tapınaklarda yakılıyordu.

Baharat ticareti antik ve ortaçağda en değerli öğeler arasındadır. Hatta Ortaçağ Avrupasında 10 gram hindistan cevizi ile 7 tane inek takas ediliyordu. Arazi alımları, gümrük vergileri gibi ödemeler karabiberle yapılıyordu. Ortaçağda bir insanın zenginliğini belirtmek için karabiber çuvalı bir değer ifadesi olarak kullanılıyordu." (Prof. Dr. Mustafa Tayar - Baharatın Gizemli Tarihi)


Bugün petrol, insanlık için ne kadar önemli ve değerliyse, eski çağlarda da baharat öylesine önemliydi. Bir zamanlar dünya ticaretinin merkezini oluşturan Baharat Yolu, günümüzde artık nostaljiyle anılan tarihi olgu olarak gerilerde kalmış durumda. Fakat baharatın dünya halkları için önemi hiç de azalmış değil. Özellikle Doğu ülkelerinin mutfaklarında sıkça ve bazen yoğun şekilde kullanılan baharatlar, uzun yıllardır da Batı toplumlarının ve mutfaklarının ilgisini çekiyor.

Onlarca çeşit baharatın ve onların birbirinden zengin kokusunun parfümlerde kullanılmaması tabiki düşünülemezdi. Kimyon, biberiye, tarhun, karabiber, küçük hindistan cevizi, tarçın ve diğerleri. Bu egzotik baharatların kokuları, parfümleri daha da çok sevmemizi sağlıyor bence. En azından kendi adıma böyle düşünüyorum.Özellikle soğuk kış günlerinde, baharat kokulu parfümleri kullanmayı çok seviyorum. Baharatların verdiği o sıcaklığı, neredeyse hiç bir koku veremiyor. Belki de İsviçreli bir parfümör de benim gibi düşünüyordur. Mesela Andy Tauer.

Küçücük bir dağ ülkesi olan İsviçrenin niş parfüm sektöründeki temsilcisi Tauer'in, denediğim parfümlerinde baharatlara rastlamak enteresan geldi bana. Anlaşılan Andy beyin de ilgisini çekiyor farklı baharat aromaları. Bugün inceleyeceğim Eau d'Epices'in ismi baharattan geliyor. İsmi baharat olan bir parfümün, kokusunun da baharatlı olacağını öngörmek için fazla ileri görüşlü olmak gerekmiyor.


Tauer'in 12 numaralı parfümü Eau d'Epices, kendi sitelerinde baharatlı uniseks olarak sınıflandırılmış. Parfümün açılışı egzotik ve karanlık baharatlarla gerçekleşiyor. Yoğun ve dumansı baharatlar arasında kakule, tarçın, karanfil ve kişniş bulunuyor muhtemelen. Çok alışıldık değil buradaki kullanım. Bol tatlı ve yanmış baharatlara benzettim üst notaları. Çok sevdiğimi söyleyemesem de farklı bir yapısı var. Orta notalara geçildiğinde baharatların ağırlığı devam ediyor. Fakat ilginç şekilde orta kısımda portakal veya portakal çiçeği algılıyorum. Genellike üst notalarda karşımıza çıkan portakal aroması, Eau d'Epices de orta kısımda görülüyor. Buradaki portakal ferah ve canlı değil. Baharatlarla kombine edilmiş reçinemsi şekilde karşıma çıkıyor. Hala karanlık sayılabilecek baharatlar ve portakal, oldukça tatlı diyebilirim. Alt notalara geçeyim. Son kısımda dumansı tütsü, portakal, baharatlar ve biraz da amber var. Fakat ağırlık tütsü ve amberde diyebilirim. Gerilerden kabe samanı da hissediyorum. Fakat baskın değil.

Eau d'Epices, aynı ismi gibi baharat ağırlıklı. Parfümün başlangıcındaki Arap kokularına benzeyen baharatlarla daha ilk saniyelerde karşılaşınca oldukça şaşırdım. Biraz da yadırgadım ilk kullanımlarımda. Üst notalardaki baharatlar, derin, karanlık neredeyse kimyasal, dumansı, reçinemsi bol tatlı ve tuhaf. Herkesin sevebileceğini sanmıyorum üst notaları. Üst notalarını garip şekilde kolaya benzettim. Hatta kola aromalı jelibon yiyormuş hissine kapıldım. Biraz Serge Lutens'in o gizemli baharat kullanımına benziyor. Hafiften Chergui esinlenmesi var sanki başlangıçta. Orta kısımda aynı tatlı baharatlara portakal çiçeği ve reçine ekleniyor. Fakat ferah değil gayet ağdalı. Orta notalar baharat-reçine-portakal çiçeği kombinasyonu diyebilirim. Son kısımdaysa yanmış tütsü, baharatlar ve amber var. Çok sevdiğimi söyleyemem alt notaları.

Bizzat Andy Tauer’in çizdiği Eau d’Epices’ın yapı taslak şemasında da görüleceği üzere, dört ana temel üzerine inşa edilmiş kokusu. Baharat, tütsü, odunsu notalar ve portakal çiçeği. Diğer kokular, bu dört başlığın altında konumlandırılmış. Daha doğrusu detay olarak düşünülmüş. Bu şemadan hareketle Eau d’Epices için portakal çiçekli, tütsülü baharatlardan oluşuyor denebilir. Fakat dördüncü öğe olan odunsu kullanımına rastlayamadım.

                                            Andy Tauer tarafından çizilmiş Eau d'Epices'in tasarım şeması.

Eau d'Epices, karanlık, derin, yoğun, gizemli, tuhaf baharatların egemenliğinde diyebilirim. Neredeyse deri benzeri baharatlar, zaman zaman Arap parfümü hissi bile verebiliyor. Benim gibi baharat seven birisini bile çok etkileyemedi diyebilirim Eau d'Epices. Lutens benzeri reçinemsi, tatlı, karanlık baharatları, Tauer'in sevdiğini düşünüyorum. Çünkü daha önce denediğim L`Air du Desert Marocain ve Orange Star'a benzettim genel halini Eau d'Epices'in. Aynı onlar gibi tuhaf baharatları yine kendime yakın bulamadım ne yazık ki.

O zaman kendimce herkesin zihninde canlandırabilmesi için tanımlayayım kokusunu. Başlangıcını kolalı jelibonlara, orta kısmını mesir macununa, sonlarını da portakallı tütsüyle eşleştirdim zihnimde. Bu tanımlarıma ne kadar katılırsınız bilemeyeceğim fakat umarım yanılmıyorumdur.

Eau d'Epices, genel olarak yüksek kaliteli bir parfüm. Karanlık, koyu baharatların hakimiyetinde ilerliyor. Günlük kullanıma çok uymayacak tarzda olduğunu belirtmeliyim. Ayrıca herkesin sevebileceği gibi değil. Uç noktada baharat kullanımına sahip gibi. Sanki Doğu-Arap etkili gibi geldi bana genel hali.

Hissedilir oranda tatlılığa sahip denebilir. Günümüzün modern parfümlerinin değişmez öğesi tatlılık, Eau d’Epices’da fazlasıyla kullanılmış. Zaman zaman şekerliliğe doğru kayan tatlılığı, tonka fasulyesi veriyor olabilir.


İlk kullandığımda sevemediğim üst notalarındaki baharatları, ayakkabı boyalarına benzettim. Bir yorumcu da yeni alınmış deri çantaya benzetmiş. İlerleyen kullanımlarda daha anlaşılır buldum. Tuhaf ve sevmesi zor tatlı baharatlar, kimilerine göre ilginç olabilirken, bence sanatsal bir deneme olmuş. Bu anlamda denemeden alınması riskli parfümlerden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Kokusunun tasarımını, markanın da sahibi olan parfümör Andy Tauer yapmış. Eau de Parfum (EDP) konsantrasyonuna sahip. Tam bir soğuk kış günü parfümü. Uniseks olarak sunulsa da bence erkek kullanımına daha yakın.

Bahsetmem gereken son konu ise kalıcılık ve fark edilirlik durumu. Denediğim diğer Tauer'ler gibi kalıcılığı çok iyi. Kıyafet üzerinde günlerce kalıyor Eau d'Epices. Tende de iki güne kadar kendisini hissettiriyor. Fark edilirliği başlarda oldukça yüksek. Onun içindir ki çok az kullanmanızı öneririm herhangi bir Tauer parfümünü. Çünkü oldukça yoğun ve keskinler.
  

Artıları:
+ Orta kısmını beğendim.
+ Yüksek kaliteli dumansı-baharat parfümü arayanlar muhakkak denemeli.
+ Kalıcılığı ve fark edilirliği yüksek.

Eksileri: 
- Sonlarını sevemedim.
- Garip ve sevmesi zor kokusu herkesin hoşuna gidecek gibi değil.
- Fiyatı çok yüksek ve heryerde bulmak zor.

Koku Güzelliği:10/6.5