13 Kasım 2014 Perşembe

Imaginary Authors – Bull’s Blood (2012)


Imaginary Authors – Bull’s Blood (2012)

Günümüzün popüler turizm lokasyonlarından olan Balearic kıyılarındaki tozlu bir İspanyol köyünde 1925 yılında doğdu Devante Valereo. En popüler romanı olan Bull's Blood'ı, çocukken babası ile gittiği boğa güreşlerinden etkilenerek yazdı. O günler ne kadar da güzeldi genç Valereo için. Babayla gidilen her yer güzel gelmez mi çocuklara?

Bull's Blood romanı, kimi çevrelerce haksızca yerden yere vurulmuştu. Fazlasıyla müstehcenlik içerdiği düşünülen bu hikaye oysaki, o yıllarda yazılmış birçok kitaptan daha ahlaksız değildi. Hatta iş öyle bir karalama kampanyasına dönüştü ki, eserlerine mahkemece yayın yasağı konuldu. Fakat adalet geç de olsa yerini buldu ve bu yasak birkaç yıl sonra kaldırıldı.

Barcelona'da, puro içilen ve yazarların takıldığı, gece vakitleri hareketli olan kafe ve barlarda dolaşmaya başladı Valereo. 1967 yılında şehire demir atmış bir savaş gemisinden inen ve eğlenmek için barda takılan Amerikan denizcilerinin sarhoşken çıkardığı bir kavgada yaralandığı söylendi. Zaten bu kavga, onun son görüldüğü tarih oldu. O zamandan beri hiç kimse onun nerede olduğunu bilmiyor. Kimisi onun öldüğünü söylese de kimileri Avustralya'ya giden bir buharlı gemiye binerken gördüğünü yeminler ederek anlatıyor. Arkasında ise gözü yaşlı bir sevgili, çok daha artabilme potansiyeli olan kariyer ve bitmeyen dedikodular bıraktı.


İşte Devante Valereo isimli hayali yazarımızın hayatından küçük bir kesit. Buraya kadar okuduklarınızın bir kısmı benim hayal gücümün bir kısmı da Josh Meyer'in hayal dünyasının ürünleri. Josh Meyer isimli Amerika kökenli indie parfümörün zihin dünyasının derinliklerindeki hikayelerden sadece birisi Devante Valereo ve onun romanı Bull's Blood. Bay Meyer, 2012 yılında piyasaya sürdüğü Bull's Blood isimli parfümünün, geri planında böyle bir esinlenmenin sebep olduğunu düşünmemizi istiyor. Ve parfümünün uydurmasyon tanıtımını bu şekilde yapıyor.

Anlatılan hikaye, Imaginary Authors niş parfümevinin alıştığımız konseptine gayet uygun. Aslında hiç yaşamamış bir yazar olan Devante Valereo'nun hiç yazılmamış ve yayınlanmamış kitabı Bull's Blood'dan ilhamını alan bir parfümle karşımızda Josh Meyer. Bu seferki kahramanını İspanya'dan seçmiş. Ve parfümünün ismini de İspanya'daki geleneksel boğa güreşlerine göndermeyle Bull's Blood koymuş gibi görünüyor. Bull's Blood, ismindeki sembolizmi kokusuna yansıtmış mı? Artık geçeyim detaylara.

Fragrantica'da odunsu aromatik olarak sınıflandırılan Bull's Blood'un başlangıcı tanıdık geliyor. Parlak, metalik ve içkimsi (viski gibi) gül-öd ağacı ikilisi beni karşılıyor. Zaman zaman gül sularını hatırlatan karanlık sayılabilecek gül-içki teması başlangıcı domine ediyor. Üst notalarını sevdim. İlerleyen dakikalarda kokunun ten üzerindeki değişimini hissediyorum. Gül yine oralarda bir yerde. Güle, hayvansal misk eşlik ediyor güçlüce. Bu andan itibaren kokunun ateşi iyice artıyor. Sıcak baharatların bu etkiye doğrudan müdahil olduğu söylenebilir. Orta bölüm hayvansal misk-gül-baharat kombosu halinde marifetlerini size sunuyor. Orta bölüm her hayvansal parfüm gibi sevmesi ve kabul etmesi zor olsa da bence dengeli ve başarılı. Son kısımda yine değişim söz konusu fakat negatif anlamda. Son bölümde çok garip bir yapaylık ortaya çıkıyor. Kuru tütün yaprağı mı desem küflü paçuli mi desem bilemedim. Daha önce karşılaşmadığım bu acayip ve zorlayıcı koku acaba resmi tanıtımda yer alan “Costus” bitkisinden mi geliyor? Son kısımdaki yapay plastiğimsi kokuyu sevmedim. Alt notaları hiç bana göre değil ne yazık ki.


Açıkça görülüyor ki Bull's Blood, tam bir gül parfümü. Kimine göre karanlık kimine göre ferah sayılabilecek enteresan tozlu, içkili (sıcak kırmızı şarap veya viski) gül, parfümün ana oyuncusu. Genellikle Arap-Orta Doğu temalı parfümlerde rastladığımız gül esansıvari kokuyla açılışı yapıyor. Metalik mi desem, şipremsi mi desem, tozlu mu desem karar veremedim başlangıcına. Mis gibi doğal kokmuyor gül ama yüksek kaliteli ve gizemli. Sanki Noir de Noir’in daha ferah ve aydınlık hali gibi üst notalar. Hafiften Bond No.9’ın NY Amber’ini de anımsatıyor. Normalde bu tür gül kullanımına pek sıcak bakmasam da yine de hoş olmuş açılışı. Orta bölümde zaten ismindeki hayvan göndermesi karşınıza çıkıveriyor. Hayvansal misk, Musc Ravageur ve Absolue Pour Le Soir'in başlarındaki gibi sert ve acımasız verilmemiş. Sanırım orta bölümü sevme sebebim buydu. Daha evcilleştirilmiş, sınırlandırılmış ve yumuşatılmış hayvansal misk çok rahatsız edici değil. Fakat yine de gayet karakterli ve sağlam. Son kısım ise ne koktuğu belli olmayan ve biraz boşverilmiş gibi geldi bana. Alt notalardaki irite edici yapaylık ve gariplik, şaşkınlığımı biraz daha arttırıyor.

Şu isme bakın: "Bull's Blood". Sizce bu isimden ne anlamalıyız? Bir boğa mı? Kan mı? Boğanın kanı mı? Yoksa parlak ve süslü elbiseler giymiş bir matadorun boğa ile olan ölüm-kalım savaşını mı? Matadorun üzerinden akan terleri mi? Hatta matadorun elindeki mızrakları acımasızca boğaya saplarken üzerine sıçrayan kanı mı? Hangisini düşünmeliyiz?

İlk kullandığım günlerde parfümün isminin neden Bull's Blood konulduğunu anlayamadım. Fakat daha sonra bu ismin gayet yerinde olduğunu farkettim. Çünkü bu parfüm orta notalardan itibaren ciddi bir hayvansallığa doğru evriliyor. Sanırım ismindeki boğa göndermesi, orta notalardaki hayvansallık ile açıklanıyor. Ve tabii başlangıcındaki o tuhaf metalik gül... Acaba üst notalardaki tuhaf kullanılmış gül ile kan arasında bağlantı kurmamız mı isteniyor. Neden olmasın?

Bull's Blood, zaman zaman sıcak kan gibi zaman zaman ter gibi zaman zaman ilaç-hastane gibi zaman zaman da burnundan soluyan ve üzerinde birçok mızrak bulunan sinirli, yaralı ve vahşi bir boğa gibi kokuyor. Yaralı haldeyken nereye saldıracağı belli olmayan bu inanılmaz güçlü hayvan, hem çok ürkütücü hem de ölümün kıyısındayken çok da çaresiz görünür. Birkaç dakika sonra yorgunluktan ve kan kaybından iyice bitkin düşüp, yere serilen terli boğa nasıl kokuyorsa muhtemelen Bull's Blood ona yakın kokuyordur.


Josh Meyer, niş rakiplerinin hayvansal miskli parfümlerine rakip çıkartmak istemiş gibi görünüyor. Belki de Guerlain'in eski hayvansal klasiklerine meydan okuyor. Ya da kendisine yeni bir yol açmak istiyor. Aklından neler geçiyor bay Meyer'in bilemiyorum ama ilginç, farklı ve kullanması/sevmesi zor bir parfüme imza attığı görülüyor. Umarım bağımsız bir parfümevi olarak başarılı olur.

Sonuç olarak benim çok severek kullanacağım yapıda olmasa da, hayvansallığı seven koku bağımlılarının denemesi gereken bir seçenek daha ortaya çıkmış durumda. Biliyorum hazırladığınız "denenmesi gereken parfümler listesi" sürekli artıyor ama bence Bull's Blood, tecrübe etmeye değer.

Ten-kıyafet karşılaştırmasını da atlamayayım. Kıyafet üzerine uyguladığımda tekdüze metalik-tozlu gül kokusu halini aldı. Misk ise hayvansal olarak karşıma çıkmadı. Kıyafette gül teması çok baskındı. Ten üzerine uyguladığımda üst-orta-alt notaların ayrımı barizdi. Orta bölümden itibaren hayvansallık ağır bastı tende. Her ne kadar kıyafet üzerinde fazla değişim göstermese de ben kumaş üzerindeki halini tercih ederim. Ten üzerinde alışması zor bir kokuya dönüşüyor.
 

Eau de Parfum (EDP) konsantrasyonundaki Bull's Blood'ın kalıcılığı kıyafet üzerinde çok iyiyken tende ortalama seviyede. Farkedilirliği başlarda iyi. Sonrasında normale dönüyor. İçerdiği yoğun hayvansallık sebebiyle erkek kullanımına yakın duruyor. Kimi kaynaklarda uniseks olarak görülse de bence kadınlar için pek iyi bir tercih olmayabilir. Tam bir sonbahar-kış parfümü. Yaz sıcaklarında bunaltıcı olacaktır. Yaş olarak ise 30 ve üzerine öneririm. "18 yaş delikanlısı parfümü" değil. Denemeden alınmayacak kadar sıra dışı, tuhaf ve sert bir parfüm.

Not: Bu parfümü bana ulaştıran www.decantshop.com sitesine teşekkür ederim.

Koku Güzelliği:10/6.5 

9 Kasım 2014 Pazar

Marc Jacobs – Lola (2009)


Marc Jacobs – Lola (2009)

1963 yılında New York'ta dünyaya geldi Marc Jacobs. Babası henüz yedi yaşındayken ölmüştü. Bir çocuğun bu kadar büyük bir travmayı atlatmasının ne kadar zor olduğu tahmin edilebilir. Annesi küçük Marc'tan daha büyük çöküntü yaşamıştı. İlerleyen yıllarda annesinin yaptığı başarısız evlilikler, aile içindeki huzursuzlukları daha da arttıracaktı. Her evlilik, onların yeni yerlere taşınmaları anlamına geliyordu. Long Island, Bronx ve New Jersey...

Gençliği ise büyük annesinin yanında geçecekti Marc Jacobs'un. Mutsuz ve umutsuz çocukluğunun izlerini bir nebze olsun silecekti Marc burada. Zaten bir söyleşisinde büyükannesinden güzel sözlerle bahsedecekti. Anlaşılacağı üzere sorunlu ve depresif bir çocukluk geçirmişti genç Marc. Yaşadığı bu zor yıllar, hayatında her zaman için derin yaralara sebep olacaktı. Hatta alkol ve uyuşturucu bağımlılığı uzun yıllar peşini bırakmayacaktı.

Neyseki yeni okulu onu hayata bağlamıştı. Sanat ve tasarım yüksek okulunu bitirdikten sonra, Parsons School of Design'ı da başarıyla bitirdi. Hatta okulun son senesinde koleksiyonları üç farklı ödül bile almıştı. Marc Jacobs'un parlak bir geleceğe sahip olacağı ve büyük başarılar kazanacağı, o zamanlardan belliydi belki de.


İlerleyen yıllar, onun dünya moda sektörü tarafından daha da tanınmasını sağladı. Koleksiyonları artık defilelerde ilgiyle takip ediliyordu. Tabii bu durum kendi markasını oluşturmasının önünü açtı. Her hazır giyim markası gibi de parfümleri görmezden gelemedi. 2001 yılında ilk parfümüne imza attı Marc Jacobs. Coty ile yaptıkları anlaşma ile parfümlerinin pazarlamasını Coty'e yaptırıyorlar. Yani her Marc Jacobs parfümü, Coty desteği ile raflardaki yerini alıyor.

Lola, markanın 2009 çıkışlı kadın parfümü olarak görülüyor. Şişesinin üzerindeki gül yaprağı şeklindeki kapağı ile zaten daha ilk görüşte onun kadın parfümü olduğu anlaşılıyor. EDT ve EDP olarak iki farklı konsantrasyona sahip Lola. Ben EDP versiyonunu kullandım. 2009 yılındaki ilk Lola'dan sonra Lola Velvet, Oh Lola! ve Oh Lola Sunsheer isimli üç farklı flanker'ı çıkmış durumda. Yani Lola ailesi 2014 yılı kasım ayı itibariyle dört üyeden oluşuyor. Kendi sitelerinde Lola'nın, FIFI tarafından 2010 yılının en iyi lüks kadın parfümü seçildiği bilgisi verilmiş. Yani ödüllü bir parfüm var karşımızda. Artık geçeyim kokusuyla ilgili detaylara.

Fragrantica'da çiçeksi meyveli olarak sınıflandırılmış Lola. Parfümü üzerime sıktığımda karşıma güzel bir gül-tatlı meyveler kokusu çıkıyor. Hem ferah hem de dolgun üst notalar. İlerleyen dakikalarda tatlı güle yumuşak baharatlar ekleniyor. Başlangıçtaki kadınsılık burada biraz daha nötr hale geliyor. Biber olduğunu sandığım baharatlar ile gülün birlikteliği pek başarılı gelmedi bana. Üst notalardaki başarılı koku, yerini yapaylığa evrilmiş sıradan çiçeksiliğe bırakıyor. Çiçeklerden kastım beyaz çiçekler. Açıklanan notalarında şakayık var. Muhtemelen onun başının altından çıkıyor orta kısımdaki uyumsuzluk. Bu bölümü pek beğenmedim. Sonlarda değişim büyük değil. Çiçeksi klasik bir kadın parfümü formuna pudralı vanilya ekleniyor. Tabii misk de oralarda bir yerde. Sonlarında sevdiğim nota vanilya olmasına rağmen başarısız. Orta bölümdeki yapaylık hissi sonlarda da devam ediyor. Alt notalar için iyi şeyler söylemek isterdim ama ne mümkün.


Lola, klasik kadın çiçeksiliğine sahip, modern, vasat, canlı, yapay ve derinliksiz bir parfüm. Ağırlık çiçeklerden oluşuyor. Gül en öne çıkan koku. Güle ciddi anlamda beyaz çiçekler eşlik ediyor. Yasemin, sümbül ve hatta şakayık. Çiçeklerden sonra ikinci ana öğe yumuşak baharatlar. Kırmızı biber benzeri baharatlar, çok keskin ve rahatsız edici değil. Gülün içinde eritilmiş adeta. Üçüncü olarak misk hissediliyor. Ve tabii biraz meyvemsilik ve vanilya. İşte size Lola.

Karşımızda safkan bir kadın parfümü var. Başından sonuna kadar dişiliği vurgulayan Lola, hedeflediği kadınları etkileyebilir gibi görünüyor. Yeni nesil çiçeksi, canlı, mutlu, parlak, olumlu kokuya sahip. Zaman zaman bana ferah gül sularını hatırlattı. Hem genç kızlar hem de yaşı otuzlara yaklaşan kadınlar, Lola'yı kullanabilirler gibi görünüyor. Herkese mavi boncuk dağıtıyor, yaş sınırlamasına ihtiyaç duymuyor.

Lola, çok tanıdık ve bilindik kokuyor. Genel olarak kadın parfümlerindeki o klasik çiçeksi miskli yapı Lola’da fazlasıyla var. Bu kokuyu nereden hatırlıyorum diye düşünürken, Montale'in Roses Elixir'ini andırdığını düşündüm. Özellikle kıyafet üzerinde iki parfüm benzer tınılar taşıyor. Fakat ten üzerinde Lola baharatlı ve vanilyalı tarafa yakın duruyor.


Madem konu açıldı ten-kıyafet karşılaştırmasından bahsedeyim. Lola'yı bol bol kıyafetlerime ve özellikle montumda kullandım. Kumaş üzerinde tekdüze ve sıkıcı gül-misk kokusu ortaya çıktı. Ten üzerinde ise baharatları ve vanilyayı daha çok gösterdi. Tabii ki ten üzerindeki halini daha çok beğendim. Kıyafette ise çok vasattı.

Lola, günümüzün modern çiçeksi kadın parfümlerinin sıradan takipçisi olmanın ötesine geçmiyor. Koku kalitesi olarak hiç de memnun edici değil. Büyük bölümünde yapaylık barındıran kokusu, çoğu kişide baş ağrısı yapmaya meyilli gibi geldi bana. Bu anlamda vasatlığın ve piyasa işi olmanın güvenli ama itici sularında yüzüyor. Evet onun kokusu ilk kokladığınızda hoşunuza gidecek ama ilerleyen haftalarda, bıktırıcı olacaktır her anlamda.

Benim için fazla önem taşımayacak bir parfüm olarak yerini alıyor Lola. Evet sevimli şişesi genç kız arkadaşlarımızın ilgisi çekecektir fakat benim için çok da bir anlam ifade etmiyor. Oysaki kokusunun tasarımını niş markalar için de işlere imza atmış olan Calice Becker, Yann Vasnier ve Ann Gottlieb üçlüsü yapmış.


EDP formundaki Lola'nın kalıcılık ve farkedilirlik durumu ortalamanın biraz üzerindeydi. Fakat çok saldırgan bir parfüm değil. Sonbahar-kış mevsiminde kullanılması daha uygun olacaktır.

Koku Güzelliği:10/5.5

4 Kasım 2014 Salı

Comme des Garçons – Wonderwood (2010)


Comme des Garçons – Wonderwood (2010)

"Harajukuuuuuu!"

Japonya denilince çoğunuzun aklına kusursuza yakın çalışan otomobiller ve yüksek teknoloji ürünü elektronik aletler geliyor muhtemelen. Aslında hiç de haksız sayılmazsınız. Bir ürünün kaliteli olduğunu belgeler "Made in Japan" etiketi. Japonların kötü işe imza atmayacaklarını, müthiş bir disipline ve ciddiyete sahip olduklarını biliriz. Bu anlamda ülkemizdeki maden yataklarını işletenler ile Japonların çok benzer yanları olduklarını anlıyoruz son zamanlarda. Bizim madenler, aynen Japonlar gibi gayet disiplinlidir. Sürekli olarak madenlerde göçük oluşur, yangınlar çıkar veya madenlerimizi su basar. Belirli ve kısa aralıklarla, madenlerimizde felaket yaşamak konusunda o kadar istikrarlı ve disiplinliyiz ki, Japonların bizden alacakları çok dersler var.

Konuyu dağıtmadan gidersem Japonya denilince aklıma Toyota değil de Harajuku ve Anime karakterleri geliyor. Hani Japonya’yı tanıtan belgesellerde gördüğümüz ünlü bir cadde vardır. Orada tuhaf giysili Japon kızları, bir yukarı bir aşağı dolaşırlar. Rengarenk, uyumsuz ve anlamsız şekilde kombin edilmiş kıyafetleri ile kameralara poz verirler. İşte bu abartılı ve animeleri andıran kıyafet tarzına Harajuku deniyor. Eklektik desen değil, trajikomik desen belki, absürt desen eh işte, fantezik desen, muhtemelen... Bu renk cümbüşü sokak modasının altında nasıl bir sosyoloji yatıyor bilmiyorum ama Japon modasına güçlü etkileri olduğunu pek sanmıyorum.


Japon moda endüstrisinin dünya çapındaki en önemli isimlerinden Rei Kawakubo'nun yapmaya çalıştığı şeyin "sıradışı ama minimal" olduğunu biliyoruz. Bayan Kawakubo'nun ünlü Comme des Garçons'u, aynı yolu parfümlerinde de uygulamayı seviyor. Basit ama farklı parfümleri, kendilerini ilk önce şişelerinin asitmetrik formlarında gösteriyor. Kokularında ise tuhaf denizlere yelken açıyorlar çoğu zaman. Onun için de hatırı sayılır seven kitlesi var Comme des Garçons parfümlerinin. Çünkü biliyorsunuz ki, bir Comme des Garçons parfümünü aldığınızda, onun kokusu binlerce rakibinden farklı olacaktır. En azından zihnimizde uyandırmaya çalıştıkları algı bu yönde. Bugün ise algılara değil, gerçeklere odaklanacağım. Çünkü elimde Comme des Garçons'un ilk çıktığında heyecan yaratan yeni sayılabilecek parfümü Wonderwood var.

Kabul ediyorum. Bir parfüm için gerçekten de güzel isim Wonderwood. İsmindeki "harikalık" vurgusu beklentileri yükseltiyor ki bu da marka için risk oluşturuyor. Tabii bunun derdine biz düşecek değiliz. 2010 yılında piyasaya sürülen Wonderwood'un tanıtımı yine adet olduğu üzere yapılmadı. Sadece, sinema dünyasının çılgın yönetmen kardeşleri olarak tanınan "Quay Kardeşler" tarafından bir tanıtım videosu çekildi. Quay'ların diğer garip işleri gibi bu tanıtım videosu da "stop motion" tekniği ile çekildi.

Kendi sitelerinde yine tek satırlık tanıtım cümlesi dışında hiç bir şey yok ne yazık ki. O da şöyle: "Bereketin akla gelmesi. Olumlu anlamda aşırı doz odunsular, odunsu notalar ve yapay odunsu yapı".


Wonderwood'un başlangıcı hiç tatlılık barındırmayan, kuru sedir ağacı, tütsü ve karabiber ile gerçekleşiyor. Dumansı, gizemli ve yüksek kaliteli tütsü-ahşap kombosu etkileyici ve nefis. Başlangıcı harika diyebilirim. Dakikalar sonra kuru tütsümsü ağaçsılık geri plana geçiyor. Hatta neredeyse yok oluyor. Radikal bir değişim var orta bölümde. Bu kısımda sandal ağacı tamamen kontrolü ele geçiriyor. Doğal ve başarılı sayılabilecek sandal ağacı, parfümün bundan sonrasını adeta domine ediyor. Başlangıcı kadar ilginç ve etkileyici değil orta kısım. Fakat kötü de değil. Tekdüze sandal ağacına ilerleyen saatlerde öd ağacı da ekleniyor. Öd ve sandal ağacının birlikteliği, alt notalara kadar devam ediyor. Son kısımda güzel ve yumuşacık vetiver sizi karşılıyor. Köksü vetiver karanlık değil aksine ferah. Gayet güzel kullanılmış vetiver fakat son bölümde kokusu iyice tene yaklaşıyor ve neredeyse hissedilmez oluyor.

Wonderwood, isminin hakkının verir şekilde başlangıçta keskin ve yoğun odunsulukla size merhaba diyor. Başlangıçtaki kuru tütsü ve ağaçlar, Encre Noire, üretimi bitirilmiş Gucci Pour Homme ve markanın diğer eseri Comme des Garçons 2 Man'e benzetilebilir. Hatta ufaktan Lorenzo Villoresi'nin Piper Nigrum'unu da çağrıştırıyor. Büyük bir ormanda dolaşıyormuş hissi veren reçinemsi üst notalar ne yazık ki uzun sürmüyor. Birkaç dakika sonra odunsuluk neredeyse tamamen ortadan kalkıyor. Sandal ağacı ve öd ağacı işbirliği fena değil ama biraz sıkıcı. Yanlış anlaşılmasın kötü veya yapay değil ama açıkçası çok da bir numarası yok orta bölümün. Sonlardaki vetiveri beğendim. Uysal ve ferah vetiver tam olması gerektiği gibi.

Wonderwood'da son yılların niş parfümcülükteki en popüler notası öd hissedilir oranda var. Öd, sandal ağacının gölgesine saklanmış genel olarak. Çoğu niş parfümdeki gibi yoğun gül esansı ile birlikte kullanılmamış. Kendi açımdan Wonderwood'daki gibi öd kullanımını tercih ederim. Her ne kadar hala öd ağacıyla yeterince barışamasam da.


Gördüğüm kadarıyla Wonderwood, karmaşık ve derin bir parfüm değil. Gayet basit, yumuşak, hafiften tatlılık barındıran, anlaması kolay, ne koktuğu belli olan, sizi hayal kırıklığına uğratmayacak bir arkadaş. Fazla iddialı ya da saldırgan değil. Evet güzel parfüm fakat sadece güzel. Hayatınızın parfümü olacağını sanmıyorum. Amacını belirlemiş ve o yönde ilerliyor. Gösterişli, rüküş ve süslü olmaya çalışmıyor. Kendi temasına yoğunlaşıyor: Ağaçlar.

Yapaylığa ya da herhangi uyumsuzluğa rastlamadığım Wonderwood, bir şişesini alıp, kullanacağım parfüm olmasa da yine de şans verilebilir. Fakat sandal ağacının genel olarak farklı rahiyası sebebiyle günlük spor kıyafetlerle kullanımdan ziyade daha tematik kullanımlara göz kırpıyor.

İsmindeki harikalığı kokusunda bulamasam da ağaç-sandal ağacı-vetiver kokusunu sevenlerin denemesini tavsiye ederim. Eau de Parfum (EDP) konsantrasyonuna sahip Wonderwood'un kalıcılığı gayet iyi oldu tenimde. Farkedilirliğin, ilk patlamayla keskin olacağı izlenimi verilse de, ilerleyen dakikalarda tene yakın hale geliyor. Sonbahar-kış mevsimi için önerebilirim. Erkek kullanımına daha yakın duruyor.


Parfümün tasarımını, birçok niş ve ana akım marka için işlere imza atmış burunlardan Antoine Lie yapmış.

Not: Bu parfümü bana ulaştıran www.decantshop.com sitesine teşekkür ederim.

Koku Güzelliği:10/7.5 

1 Kasım 2014 Cumartesi

Paco Rabanne – Invictus (2013)


Paco Rabanne – Invictus (2013)

"Fark etmez kapının ne kadar dar olduğu
Nasıl cezalarla dolu olduğu kitabın
Kaderimin efendisi benim:
Ruhumun dümeni benim ellerimde."

Yukarıdaki dizeler, İngiliz şair William Ernest Henley'in muhtemelen en sevilen ve bilinen şiirine ait. İsmi Türkçeye "Yenilmez" olarak çevrilebilecek şiirin, İngiliz edebiyat dünyasında yerinin büyük olduğunu söylememe gerek yok sanırım. 1875 yılından itibaren etkileri süren, insanların kendilerinden birşeyler bulmalarını sağlayan, hatta Nelson Mandela'nın uzun hapis hayatı sırasında da sık sık bu şiiri okuduğunu söyleyen kaynaklar mevcut. Zamansız olarak nitelenen bu şiirin isminin "Invictus" olması ve kararlı bir duruşu anlatması benim için yeterince ilgi çekici.

Ve günlerden bir gün, elime 100 ml.lik şişesinde Paco Rabanne'in Invictus isimli parfümünün geçmesi, bu şiiri hatırlamama sebep oldu. Güçlü olmayı, vazgeçmemeyi ve korkusuz olmayı öğütleyen İngiliz şairi William Ernest Henley'in Invictus şiiri, 2013 yılında daha çok gündeme gelir oldu. Çünkü aynı isimle, dünya parfüm pazarının en popüler oyuncularından birisinin lansmanı vardı. Paco Rabanne hazır giyim markası, Black XS ve 1 Million gibi çok satan hitlere imza atmıştı. Şimdi ise hedef onların bir basamak üzerine çıkmaktı başarı olarak. Invictus isimli parfümün "modern kahramanların kokusu" olduğunun vurgulanması tesadüf olmasa gerek.

Puig firması tarafından üretilen Invictus için iddialı hedefler konmuş. Puig'in uzun sayılabilecek basın bülteninde bunun ipuçlarını görebiliyoruz. Parfümün tanıtımı için "yerel pazarlara güçlü medya yatırımı yapmayı ve çok yaratıcı şekilde sosyal medya kullanımını" hedeflediklerinden bahsetmişler. Ayrıca 1 Million'un parfüm endüstrisindeki büyük başarısını hatırlatıp şöyle söylemişler: "Biz 1 Million'ın iş planını koruyacağız. Invictus ile çok farklı bir hikaye anlatacağız".


Zaten Paco Rabanne'in pazarlama birimi de Puig'in bu iddiasını doğruluyor: "Invictus çok farklı bir parfüm. 1 Million'dan farklı bir evrene ait. Invictus, 1 Million'dan daha az materyalist ve daha kendine özgü".

Invictus'un resmi tanıtımında yapılan bir konuşmada ise şu cümleler dikkatimi çekti: "Bizim için herşey bir rüya ile başladı. İlk rüyamız bir rock yıldızı haline gelen Black XS'ti. İkinci rüyamız zengin ve ünlü olan 1 Million'dı. Bugünkü rüyamız ise her erkeğin hayali olan bir şey: Şampiyon olmak".

Invictus'un resmi tanıtımında parfümün isminin nereden geldiği de kısaca açıklanmış: "Güçlü erkeksilik ve Latin kimliği". Son yıllarda, adeta stadyumların tanrıları haline gelmiş başarılı erkek sporculardan güçlü referanslar alındığı saklanmıyor pazarlama kampanyasında. "Kahramanlık ve şampiyonluk" övgüsü ve vurgusu da en çok karşılaştığım yönüydü Invictus'un tanıtımında.

Parfümün kokusu hakkında ise şöyle söylenmiş: "Parfümör Véronique Nyberg'in çözmesi gereken sorun, Paco Rabanne'in kendine özgü ferahlık kavramını yeniden ele alıp değiştirmesiydi. Biz Paco Rabanne olarak ondan, geleneksel koku piramidine bağlı kalmayan, tamamen yeni bir yapı tasarlamasını istedik. Sonuç olarak çift kutuplu bir formül ortaya çıktı: Farklı tarafları olan ama aynı zamanda bütünleyici".


2013 yılında, ana akım markalar arasında ses getiren lansmanlardan birisi olan Invictus'un geri planı hakkında bu kadar bilgi yeterli olur sanırım. Konuyu daha fazla uzatmadan parfümün bana hissettirdiklerine geçeyim. Invictus'un ferah odunsular ve baharatlar üzerine inşa edildiğini söyleyeyim ilk olarak.

Parfümü ilk sıktığımda karşıma ferah turunçgiller çıkıyor. Günümüzün modern ve yeni parfümlerinin birçoğunda rastlayabileceğimiz tarzdaki ferah-akuatik turunçgiller portakal-greyfurt ikilisine daha yakın. Başlangıcı sıra dışı değil ama deneyen çoğu kişinin beğenebileceği tarzda. Üst notaları için vasat denebilir. Orta kısma geçildiğinde ferah turunçgiller geri çekilirken, tatlımsı ve yine ferah baharatlar sizi karşılıyor. Kakule ve biber tabii ki başrolde. Baharatlara akuatik hissi veren denizsel notalar hala destek veriyor. Başlangıçtaki vasatlık ve yapaylık burada da devam ediyor. Son kısım ise bu tür parfümlerin kitabına uygun olarak odunsu karakterde. Yapay sedir ağacı (belki de Iso E Super), ve diğer bilumum yapay ağaçsılar. İşte size Invictus.

Bu parfümü kullanan herkesin "bu kokuyu bir yerden tanıyorum" hissine kapılması kuvvetle muhtemel. Çünkü o günümüzün yeni nesil yapay-ferah-akuatik-meyveli-odunsu-baharatlı parfümlerinin tekrarı olmaktan öteye geçemiyor. Yani ne varsa içine doldurmuşlar. Ne başlangıcındaki akuatiklere yaklaşan turunçgiller ne orta kısımdaki sıkıcı baharatlar ne de sonlardaki burun tırmalayan yapay odunsular onu özgün ve farklı kılmıyor. Onlarca örneğine rastlanan ve moda halini alan bu segmentten pay kapmaya yönelik piyasa işi bir arkadaş gibi görünüyor Invictus.


Şimdi efendim, Invictus, bence akuatik olarak tasarlanmış. Daha sonra biraz baharatlar eklenmiş. Son noktada da odunsular monte edilmiş. Yani ortaya standart erkeksi-tatlı piyasa kokusu çıkmış. 15-25 yaş arası erkeklerin mağazaya gidip, ısrarlı görevlilere dayanamayıp, üzerlerine sıkmalarına izin verdikleri andan itibaren, ferah ve genel beğeniye uygun üst ve orta notaları sayesinde hemencecik beğenip, alacakları bir parfüme benziyor. Kokuların dünyasıyla fazla haşır neşir olmayan genç ve deneyimsiz arkadaşlarımızın, ilk heyecanla ve başlangıcının verdiği enerjiyle alacakları Invictus'u muhtemelen severek kullanacaklardır. Sözümüz yok, kim istediği parfümü kullanıyorsa ona saygı duyarız.

Amma parfümler konusunda biraz daha derinlere inmiş, burnu belli deneyimler yaşamış ve koku kültürüne sahip "parfumista"ların Invictus'a pek meyil etmeyecekleri ortada. Çünkü bu parfüm, örneğine milyonlarca defa rastlanabilecek yapısıyla, hiç bir yenilik vaat etmeyen vizyonuyla, "oltaya kim takılırsa kardır" zihniyetiyle, "aman herkes sevsin de bol bol şişe alsın" kafasıyla, yapaylığı ve sıradanlığı tekrar eden tavrıyla koku bağımlılarını hiç de mutlu etmeyecektir.

İyi de Invictus kötü bir parfüm mü? İyiliğin ve kötülüğün olabildiğince sübjektif olduğu parfüm işinde mutlak iyi-kötü yaftası bizi doğru yola götürmeyebilir. Kullanım sürecinde bol bol üzerime boca ettiğim Invictus, zaman zaman "o kadar da başarısız değil sanki" diye kendimi sorgulamama bile sebep oldu. Hani bazı parfümlerde şeytan tüyü vardır. Parfümün yapay ve başarısız olduğunu bilirsiniz. Ama aynı zamanda da bir taraftan sizi yakalar. İşte Invictus'un böyle bir etkisi var. Oysaki bir şişesini aldığınızda kısa süre sonra sıkılacaksınız. Varın gerisini siz değerlendirin artık.

Şaşırtıcı olan ise resmi tanıtımda parfümün dört adet tasarımcısının olduğunun belirtilmesi. Bir parfümü nasıl dört parfümör tasarlar pek anlayamadım ama böyle söylediklerine göre muhakkak doğrudur. Veronique Nyberg, Anne Flipo, Olivier Polge ve Dominique Ropion gibi şöhretli isimler bir araya gelip, kokusuna imza atmışlar.


Şampiyonluk kupası şeklindeki şişesinin Cedric Ragot tarafından tasarlandığına dair bilgi var umarım doğrudur. Gerçi şişesini de beğenmedim. Kapak ve üst bölümdeki ucuz plastikten yapılmış kısım, gayet basit ve çocukça duruyor.

EDT formülasyonuna sahip. Dört mevsimde de kullanılabilir bence. Genç erkek arkadaşlarımıza tavsiye ederim. Üst yaş grupları için fazlasıyla "delikanlı işi" kaçabilir. Kalıcılığı ve fark edilirliği ortalama seviyelerde.

Koku Güzelliği:10/4.5